| | Create free blog ( Türkçe , Deutsch , Español )

Modern Sanat Eğilimleri - Cumhuriyet Dönemi Türk Resim Sanatı

Cumhuriyet Dönemi Türk Resim Sanatı

Cumhuriyetimiz, geçmişindeki altı asırlık bir devletin maddî ve manevî deneyimlerinden yararlanarak çok sağlam temellere oturtulmuştur. Bu durum, devletin kuruluşundan günümüze birlik ve beraberliğe verdiği önemden, çağdaş uygarlıklar düzeyi ve ötesi hedeflere odaklanmasından, tüm insanların barış ve refahı adına seçmiş olduğu tam demokrasi yolundan ve diğer ülkelerle barış üzerine temellendirdiği ilkelerden de anlaşılmaktadır. Çağdaş dünyada sanat eğitimi, artık hükümetlerden öte devletin bir politikası olarak desteklenmektedir. Çünkü sanat eğitimi, genel eğitim içinde önemli bir yere sahiptir. Milletlerin tarihine bakıldığında da yine bu gerçek fark edilecektir. Bu nedenle günümüz insanının “ömür boyu” eğitime gereksinimini belirtirken, sanat eğitimini bu eğitimin odağında düşünmek durumundayız. Aksi takdirde hayat damarlarından biri kopmuş olan bir milletin ne denli yaşayabileceği kuşkuludur. Konuya ilişkin gerçekleştirilen literatür incelemesinde, Türkiye’deki sanat eğitimi uygulamalarının, uluslar arası standartlara çok yakın olmadığı anlaşılmıştır. Ancak, dünden bugüne gelinen noktanın da küçümsenmemesi ve gelişim seyrinin bilinmesiyle bu ivmenin daha da yükseleceği gerçeğine de inanılmaktadır.
Osmanlıda resim sanatının kendini hissettirmesinden önce sanat alanındaki hareketler süslemecilik ile sınırlıydı. Bu dönemde süslemecilik o kadar ileri gitmişti ki 3. Ahmet zamanında Sebi isimli sanatçı çekmeceleri lakeli manzaralarla bezemişti. Çeşitli dönemlerde sanatçılar en küçük objeyi bile resim yaparak süsleme yoluna gitmiştir. Süslemecilik ve duvar resimlerinin daha sonra tuval resimlerine bırakması çok da kolay olmamıştır. Resmin temelini oluşturan minyatür resmi zamanını doldurmuş ama Osmanlı resmi için önemini devam ettirmiştir. Ve zamanla yerini modern resme bırakmaya başlamıştır.1Resim sanatımızdaki ilk primitiflerle birlikte pentür, yağlı boya ressamları da sanat tarihimizdeki yerini alarak şimdiki modern Türk resim sanatının temelini atmışlardır. 15. yüzyılda Fatih Sultan Mehmet, İtalyan sanatçı Gentile Bellini’yi bugün Londra National Gallery’de sergilenen kendi portresini yaptırtmak üzere çağırmasına rağmen Batı tarzı resim, Osmanlı İmparatorluğu’nda benimsenmemiş bunun yerini genelde minyatür sanatı almıştır. Geçen süre zarfında Osmanlı İmparatorluğu’na gelerek çalışmalarda bulunan Batılı bazı sanatçıların olduğu bilinse de bu sanatçıların saray ve çevresinden büyük destek gördükleri dönem, Osmanlı’nın Avrupa ile ilişkilerini arttırdığı Batılılaşma dönemi olmuştur. Ayrıca Osmanlı minyatür sanatının geleneksel çizgisinden ayrılmaya başlaması da yine aynı döneme rastlamaktadır. 18. yüzyıl, Osmanlı sanatı açısından bir dönüm noktasını ifade etmektedir. Bu yüzyılda ülkemizde yabancı sanatçıların resim ve mimari alanında etkinlikleri sürerken III. Selim (1789-1807) dönemi ıslahatları arasında Batı yöntemlerine uygun eğitim yapan askeri okulların kurulması kararlaştırılmıştır. Bunlardan 1794 yılında eğitime başlayan Mühendishane-i Berîi Hümayun adını taşıyan askeri okulda askeri amaçlı ilk resim dersleri verilmeye başlanmış, fakat bu dersler içinde perspektif, ışık-gölge gibi kurallar da yer almıştır. III. Selim’in başlattığı ıslahata II. Mahmud (1808-1839) devam etmiş ve yine çağdaş anlamda eğitim veren Harbiye, Tıbbiye, Bahriye gibi askeri okullar açılmıştır. II. Mahmud, aynı zamanda kendi resmini çoğaltarak devlet dairelerine astırarak yeni bir geleneğin başlatıcısı da olmuştur. Askeri okullarda eğitim gören ve resim yapmaya ilgi duymuş olan sanatçılarımız çağdaş Türk resim sanatının bir bakıma öncülüğünü yapmışlardır. Genel olarak Asker Ressamlar Kuşağı olarak adlandırılan bu dönem ressamları arasında en etkin olanları Kolağası Hüsnü Yusuf Bey, Ferik Tevfik Paşa, Osman Nuri Paşa, Ferik İbrahim Paşa, Hüseyin Zekâi Paşa, Şeker Ahmet Paşa, Süleyman Seyyid Bey, Hoca Ali Rıza ve Halil Paşa’dır. Resimlerinde genel olarak peyzaj, natürmort gibi konulara ağırlık veren asker ressamlardan Şeker Ahmet Paşa’nın kendini paleti ve fırçasıyla resmetmiş olduğu Kendi Portresi ise bu dönem için figür alanında yapılmış en önemli çalışmadır. Bu arada İstanbul’da gerçek anlamda ilk resim sergisi Şeker Ahmet Paşa’nın çabalarıyla 27 Nisan 1873 tarihinde açılmıştır.
Atatürk bir Ortaçağ imparatorluğundan, çağdaş bir ulusal devlet yaratma çabasını simgelemiştir. Atatürk’ün tarih, dil ve güzel sanatlara önem vermesinin sebebi de bunun içine girer. Bu toplumunda kültürünü oluşturan temel öğeler ise ulusal beraberliği sağlayan dili, tarihi ve sanatıdır. Sanat bir toplumun kültürünün ürünüdür. Kültür kelimesi “Bir toplumun yaşam düzeyini oluşturan bilgi, duygu, düşünce, dil, sanat ve yaşayış biçimlerinin tümü”dür. Kısacası tek sözcükle “Uygarlık”tır. Atatürk düşünce sistemi Cumhuriyet ile birlikte yeni kültür döneminin başlamasıdır. Atatürk Türk toplumunun Batı dünyasınca kabul edilmiş kültürel değerlere kavuşmasını istiyordu. Kültürleşme süresince güzel sanatlara önem veren Atatürk, 1923 yılında Cumhuriyet ilan edilişinden 1938 tarihine kadar son nefesini verinceye dek, 15 yıl Türkiye Cumhuriyeti’ni ekonomik, siyasal ve kültürel alanlarda her yönü ile çağdaş bir devlet olması için çabalamıştır. 1924’de resim konusunda yetiştirilmek üzere, Güzel Sanatlar Akademisinden Avrupa sınavını kazanan beş ressam Paris’e gönderilmiştir. Bunlar Cevat Dereli (1900-1989), Mahmut Cuda (1904-1988), Refik Ekipman (1902-1974), Muhittin Sebati (1991-1935) ve Şeref Akdik (1898-1972)’dir. Akademiden ayrılıp Münih’e gidenler 1922’de Mahmut Cuda ve Ali Çelebi (1904) olmuştur. 1923’de Zeki Kocamemi (1900-1959) Türk Ocağı tarafından Münih’e gönderilmiştir. 1925’de Hale Asaf (1902-1938) izlemiştir. 1924’den itibaren, her yıl Akademi Resim ve Heykel bölümü mezunlarından Avrupa sınavını kazananlar, Avrupa sanat merkezlerine gönderilmişti. İlk grup sanatçılar, 1927-1928’de Türkiye’ye döndüler.

Modern Sanat Eğilimleri
Bugüne kadar olan kısa zaman diliminde Türk resminin modern devresi, hareket ve mana itibari ile dikkate değerleri göstermekte ve resim tarihimizin en zengin bir kısmını teşkil eder. Bunun niçin böyle olduğunu anlamak için resim sanatının sosyal yapımız içinde yüzyılına yakın bir zamanda göz önünde bulundurmak gerekir. Türk resminde en önemli gelişme, 1928 kuşağı sanatçılarının uyguladıkları Kübizm ve Ekspresyonizm (Dışavurumculuk) sanat akımlarıyla meydana gelmiştir. Türk resminde 1927’den sonra görülebilmiştir. Münih’ten dönen Zeki Kocamemi ve Ali Çelebi, Avrupa modern sanat akımlarını getiren iki öncü sanatçı olmuşlardır. Resim sanatımızda ilk düşünsel eğilim onlarla başlamıştır. Çalışmalarında görülen desen (sert, neşeli ve eğri çizgilerle geometrik kuruluş, biçim ve planların değerlendirilişi ile ortaya çıkan konstrüksiyon, Türk resmine katkıda bulunmuştur. Zeki Kocamemi Kübist anlayışında hacimlerinin geometrik düzenini aradı. Tabloda derinliği; yakın uzak planlarının ve kitlelerin birbiri ile olan ilişkisini, çizginin yönlerinde zıtlıklar ve renklerle vermeye çalışmıştır. Ali Çelebi ise Kübist düşüncede, nesneleri niteliklerini kaybettirmeden geometrik anlayışta betimlerken; kübizmin geometrik inşacı yanı ile Ekspresyonist anlayışı kişiliğine göre başarılı olarak birleştirmiştir. Ali Çelebi ve Zeki Kocamemi’nin getirdiği modern sanat akımları, bu gruptan Cemal Tollu (1899-1964), Refik Epikman, Mühittin Sebati ile 1924’de Paris’ten sonra Münih’te Hofmanın ile çalışan Hale Asaf ve daha ileriki yıllarda Cevat Dereli tarafından uygulanmaya başlanılmıştır. Zeki Kocamemi Kübist anlayışında hacimlerinin geometrik düzenini aradı. Tabloda derinliği; yakın uzak planlarının ve kitlelerin birbiri ile olan ilişkisini, çizginin yönlerinde zıtlıklar ve renklerle vermeye çalışmıştır. Ali Çelebi ise Kübist düşüncede, nesneleri niteliklerini kaybettirmeden geometrik anlayışta betimlerken; kübizmin geometrik inşacı yanı ile Ekspresyonist anlayışı kişiliğine göre başarılı olarak birleştirmiştir. Ali Çelebi ve Zeki Kocamemi’nin getirdiği modern sanat akımları, bu gruptan Cemal Tollu (1899-1964), Refik Epikman, Mühittin Sebati ile 1924’de Paris’ten sonra Münih’te Hofmanın ile çalışan Hale Asaf ve daha iler ki yıllarda Cevat Dereli tarafından uygulanmaya başlanılmıştır.

Müstakil Ressam ve Heykeltıraşlar Birliği (1929)
Çağdaş Türk resim sanatının gelişmesinde sanatçı gruplarının, birlik ve desteklerinin çok önemli rolü vardır.
Bu dönem, resim sanatında önemli hareketlere tanık olagelmektedir. Avrupa sanatının çağdaş akımlarına paralel eğilimler, D grubu adı altında toplanan ressamların karma ve tek sergilerinde göze çarpmaya başlar. Ama dikkat edilirse, Cumhuriyet dönemi ressamlarında idealist bir şekilde de olsa, Anadolu halkına ve rengine bir yaklaşma görülür. Birçoklarını, folklor sorunlarıyla atbaşı giden bir nakış ilgisi sarar. 1950'lere kadar Cumhuriyet döneminin önemli ressamları Turgut Zaim (1906-1974), Zeki Kocamemi (1901-1959), Cemal Tollu (1899-1968), Nurullah Berk (1906-1982), Bedri Rahmi Eyüboğlu (1913-1975), Sabri Berkel (1909), Cevat Dereli (1901-1989), Ali Avni Çelebi (1904), Eşref Üren (1897-1984), Muhittin Sebati (1901-1935), Hale Asaf (1905-1938) ve Zeki Faik İzer (1905-1989)'dir. Bu sanatçılar arasında Batı resminin etkilerini yerel bir duyuşla karşılaması ve Anadolu temalarındaki başarısıyla Turgut Zaim, kazandığı ünü hak etmiştir. Resimde folklorcu eğilimleri aşırı ölçüde gerçekleştiren Bedri Rahmi Eyüboğlu ise gücü artan değil eksilen bir gelişme gösterir. Bu dönem süresince Avrupada kalıp o hava içinde çalışmakta direnen sanatçılar arasında yalnız bir tanesi,. Fikret Muallâ (1903-1967) büyük basarı göstermiş ve hayatı memleketinden uzak bir acıyla sona ermiştir. Fikret Muallâ çağdaş dünya resmini Türk görsel duyarlığının katkısıyla yorumlamıştır. 1950'den sonrası, yeni eğilimleri gerçekleştiren resim sanatçılarının dönemidir. Nuri İyem (1915), Neşet Günal (1923) gibi toplumcu eğilimde görülen sanatçıların yanı sıra Orhan Peker (1927-1978), Nedim Günsür (1924), Adnan Çöker (1928) kişisel üsluplarını başarıyla ortaya koyan sanatçılardır. Bu sanatçılara Eren Eyüboglu (1913-1989), Aliye Berger (1906-1974), İhsan Cemal Karaburçak (1897-1969), Leyla Gamsız (1921) gibi, resim ilgilerini özgün biçimlerde geliştiren ressamları da kuşak farkına rağmen katmak gereklidir. Ama kuşkusuz, 1959'dan sonraki Türk resim sanatında özgün kişilikleriyle değer kazanan birkaç sanatçıyı unutmamak, hatta bu resim yükünün pek çoğunu onların omuzlarında görmek de kaçınılmazdır. Cihat Burak (1915), Yüksel Arslan (1933), Ömer Uluç (1931), yerel bir resim anlayışını başarıyla ortaya koyan kişiliklerdir. (Resim Sanatının Tarihi, Sezer Tansağ, sy; 161,162,163)

Resimde Yeni Üslup Arayışı
1975 yılından bu yana, XX. yüzyılın son çeyreğindeki ana eğilimler, yansıtan çabalar, resim sanatı alanında ürün veren gençlerle temsil olunmaktadır. Daha önce ana çizgileri belirlenmeye çalışılan figür ve soyut resim yaklaşımları, kavramsal sanata dönük biçim araştırmaları bir yana bırakılırsa, karşılıklı ilintileri çokça sürdüren bir oluşum içinde bulunmaktadırlar. Ahmet Öktem, Serhat Kiraz, Alpaslan Baloğlu gibi genç sanatçılar kavramsal düzenlemelerinde fotoğraf, resim ve diğer objelerin yer aldıklar, yerleştirildikleri ya da "installé” edildikleri, mekanı, da değerlendiren bir özellik taşımasına özen göstermektedirler. Çevrenin sanatsal bir yönde düzenlenmesi, sorununa, ancak geçici bir katkı, olma özelliği taşıyan bu çalışmaların kendilerini,zihinsel bir içerik bağlamında temellendirme istekleri de görülmektedir. Serhat Kiraz'ın 1984 başında düzenlediği bir sergide kavramsal ilişkilere sokulan yüzey ve nesne biçimlerinin açıklanabilmesi için şu türden kaynak metinlere de başvuruluyordu:
"Kendisini algılayan biri bulunduğu sürece, devingen bir ufuktur dünyamız; bizim algıladığımız ya da tasarladığımız dünyadır, nesnel ve değişmez bir dünya değil; belli bir anda, belli birinin dünyası olmayan dünya yoktur. Bunun sonucu olarak, dünya konusunda her türlü bilginin en azından üç etkenin işlevi olduğu söylenebilir; dünyanın kendisi (uzam), onu ele alan özne (belli biri) ve her ikisinin de yer aldığı zaman (belli bir an). Bu üç öğeden birinde en ufak bir değişiklik olmuşsa, dünya aynı dünya değildir artık. İster bizi çevreleyen gerçek evren söz konusu olsun, ister betimlenmiş ya da düşlenmiş öyküsel bir evren, üç öğeden biri için doğru olan, öbür ikisi için de doğrudur; yerlerin evrensel tarihe ya da bireyin özgeçmişine göre her zaman bir tarihselliği olduğundan, uzam içindeki her yer, değiştirme, zamansal yapının yeniden düzenlenmesini gerektirecek aynı biçimde, zaman içinde her yer değiştirme de uzamsal ve bireysel yapıların yeniden düzenlenmesini zorunlu kıldı."

Elektroliz nedir - Elektrolizin Bulunuşu

Elektroliz Nedir?

 

 

            Bir elektrik akımı tarafından aşılan bir elektrolitin uğradığı ayrışmaya elektroliz denir. Elektroliz, bu akımın elektrolit içinde iletilmesiyle birlikte gelişir. Elektrolit, çoğunlukla erimiş olarak ya da bir tuz eriyiğinin sulu çözeltisi halindedir. Volta pilinin bulunmasıyla (1800) ve suyun elektrolizine uygulanmasıyla ilgili ilk deneyler, XIX. yy’ın başlarında gerçekleştirilmiştir.Elektroliz sözcüğünün, olayı özel olarak inceleyen Michael Faraday tarafından ortaya atıldığı sanılmaktadır.

 

Elektrolizin Uygulama Alanları

 

 

        Elektroliz, öncelikle, elektrolizle metalürjilerde, metallerin hazırlanmasında (çözünmez anot) ya da arıtılmasında (çözünür anot) kullanılır. Elektroliz, ayrıca, galvanoplastide, bir elektrolitik metal birikimiyle metal birikimiyle döküm kalıbına biçim vermede aşınmaya karşı korumada ve bir metal çökeltisiyle metallerin kaplanmasında (sözgelimi, nikel kaplama, çinko kaplama, kadmiyum kaplama, krom kaplama, gümüş ya da altın kaplama) baş vurulan bir yöntemdir. Arı hidrojen, özellikle, suyun elektroliziyle elde edilir. Öbür uygulamaları arasında, gaz üretimi (klor), metal üstünde koruyucu oksitli anot tabakalarının elde edilmesi (alüminyumun, alümin aracılığıyla anotlaştırılması işlemi) elektrolizle parlatma, metallerin katot ya da anot olarak yağlardan arındırılması sayılabilir. Elektroliz, akım şiddetlerinin, özellikle de voltametrelerdeki akım miktarlarının ölçülmesine de olanak verir. Sürekli akım yardımıyla, organik dokuların ayrıştırılmasına dayanan tedavi elektrolizi, cerrahide sinir uçlarının (nöronların), sertleşen urların, burun deliklerindeki poliplerin yok edilmesinde, sidik yolu (üretra) ya da yemek borusu daralmalarının tedavisinde vb. kullanılır.

 

Suyun Elektroliz  Deneyi

 

Deneyin amacı:Suyun,elektroliz yoluyla hidrojen ve oksijene ayrılması.

Araç ve Gereçler: 8 yuvarlak pil ve pil yatağı (veya 12  

                                   voltluk doğru akım güç kaynağı)

                                   İletken teller ve tel tutturucuları

                                   3 beherglas (250 cm3)

                                   3 deney tüpü

                                   6 çelik elektrot

                                   Çamaşır suyu sodası çözeltisi      

 

Ön bilgiler ve deney yapılışı: Temiz bir kaba 500cm3 saf su konur. 60 gr çamaşır sodasını (Na2 CO3 H2 O) azar azar su içine döküp karıştırarak çözünüz. Daha sonra çözeltiye, 1000cm3’e çıkıncaya kadar saf su ilave edilir. Böylece yaklaşık %5’lik çözelti hazırlanmış olur. 250 cm3’lük temiz bir beherin üçte ikisine kadar çözelti konur. İki deney tüpü alarak bunlar ağızlarına kadar ağızlarına kadar çözeltiyle doldurulur. Kesiti tüp ağzından daha geniş bir tıpayı parmağınızla bu tüpün ağzında tutarak tüp ters çevrilir ve beherdeki çözeltiye daldırılır. Daha sonra parmak çekilir ve tıpa çözeltiden alınır. Böylece tüp içine hava girmesi önlenmiş olur. İkinci tüp için de aynı işlem yapılır. İki çelik elektrot alınarak bunları, birer uçları çözelti içindeki tüpler içine girecek şekilde yerleştirilir. Elektrotların çözelti dışında kalan uçlarına tel tutturucuları ile iletken teller bağlanır. İletken tellerden birinin ucunu seri bağlı pillerin veya doğru akım güç kaynağının (+) ucu ile birleştirilir. Diğer iletken ucunu pil veya güç kaynağının (-) ucuna dokundurulup çekilir.

            Elektroliz kabındaki elektrotlardan güç kaynağının (+) ucuna bağlanmıştı. Şimdi de diğer elektrotu güç kaynağının (-) ucuna bağlanıp saate bakılır.5, 10, 15. dakikada tüplerde toplanan gaz miktarları tüpler üzerinde işaretlenir ve devre kesilir. Güç kaynağının (-) ucuna bağlı elektrotun bulunduğu tüpte hidrojen gazı diğer tüpte de oksijen gazı toplanır.

Sonuç: Su, kendini meydana getiren hidrojen ve oksijene  ayrışmış olur.

 

Elektrolizi Kim Bulmuştur?

Michael Faraday

 

Newington, Surrey, bugün Southwark – Hampton Court   1791-1867

           

   Bir demir işçisinin oğluydu. Londra’da bir kitapçı kırtasiyede

çalışmaya başladı, daha sonra bir ciltçinin yanında çırak oldu. Böylece

çok sayıda kitap okuma fırsatını buldu ve özellikle Kimya ve elektriğe

ilgi  duydu.  Geceleri  Davy’nin  Royal   İnstitution’da verdiği derslere

katıldı ve bilimsel konferansları izledi. Davy burada kendisine asistanlık

görevi verdi;  aynı yerde 1825’te laboratuar müdürü, 1833’te de kimya

profesörü oldu.

Kimya ile ilgili ilk araştırmalarında maden kömürü katranlarında

benzeni  buldu. Basit  bir aletin  içinde  sıkıştırma  ve soğutma yoluyla,

çağında   bilinen  hemen  hemen  bütün  gazları  sıvılaştırmayı  başardı.

Qersted’in buluşundan sonra 1824 yılında elektromanyetikliği incelemeye

 başladı ve bir mıknatısın elektrik akımı üzerindeki etkisini gözledi; böylece Ampére’in kuramlarını tamamlamış oldu. Bu yolla, sürekli mıknatısların etkisi altındaki bir devreyi döndürmeyi başardı ve elektrik motorunu çalıştıracak ilkeyi bulmuş oldu. 1831’de, kuşkusuz en önemli buluşunu gerçekleştirdi: mekanik enerjiyi elektrik enerjisine çeviren elektromanyetik indüklemeyi bularak dinamoların yapımını sağladı.1833’te elektroliz kuramını ortaya koydu; olayın adını, elektrot ve iyon terimlerini ortaya attı: kendi adını taşıyan nitelik ve nicelik yasalarını belirledi. Daha sonra elektrostatikle uğraştı, 1843’te elektroskopa bağlı silindir yardımıyla elektriğin korunumu ilkesini doğruladı. Etkiyle elektriklenme kuramını ortaya koydu; çukur bir iletkenin ( Faraday kafesi) elektrostatik etkilere ekran oluşturduğunu gösterdi. 1846’da elektrostatik enerjinin dielektriklerde yerleştiğini buldu. Bu buluşu Maxwell’in elektromanyetiklik kuramını geliştirmesine yardımcı oldu ve elektrikle Hertz dalgaları arasındaki bağıntıları açıklamaya yaradı. Yine bu buluş yalıtkanların özgül indükleme gücünü tanımlamayı sağladı. 1838’de elektro-ışıldama olayını ortaya koydu. 1845 tarihli son buluşları, polarize ışığın manyetik alan üzerindeki etkisi de diyamanyetikliktir.

Başlıca yapıtları:

Elektrikte Deneysel Araştırmalar, 1839-1855 (Experimental Researches In Electricity)

Kimya ve Fizikte Deneysel araştırmalar, 1850 (   Experimental Researches In Chemistry and Physics )   

Coğrafyanın Bilinmeyeneleri nelerdir?

ABD’de Yellowstone’deki on bir gayzerden birine “eski sadık dost” denir. Çünkü bu gayzer şaşılacak bir düzenle, her altmış beş dakikada bir ve tam dört buçuk dakika süreyle, bir kaynar su ve buhar sütununu havaya fışkırtır. Her fışkırtmadan önce davul gümbürtüsünü andıran boğuk bir uğultu duyulur, sonra da köpüklü sular 50 metreye kadar fışkırır. Aynı parkta bulunan ve “dev” ismiyle anılan gayzerin fışkırma süresi ise bir saati aşar. Ancak suları 75 metreye kadar ulaşan bu gayzer haftada bir kez fışkırır. Suyun içindeki minerallere bağlı olarak zeminde oluşan sarı renkli çökelmiş sarı rengindeki kayaçlardan dolayı “yellowstone” denilmektedir.

Golf Stream akıntısı, Meksika Körfezinden doğduğu için İngilizcede “körfez akıntısı” anlamındaki bu isimle anılmıştır. Genişliği 50 kilometreyi, derinliği 1000 metreyi bulan akıntının akış hızı saatte 4–5 kilometre civarındadır. Yaz kış hep sıcak olan bu akıntı Batı Avrupa kıyılarının ılıman bir iklime sahip olmasında önemli bir etkiye sahiptir.

ABD’nin Kaliforniya eyaletindeki Kaliforniya Çölü “ölüm vadisi” olarak ta bilinir. Deniz seviyesinden 85 metre aşağıda bulunan bu mekân ABD’nin keşfedilmesinden sonra altın arayıcılarının gözde mekânı olmuştur. “Altına hücum” devrinde altın bulmak için yollara düşen maceracıların çoğu susuzluk, güneş çarpması ve soğuk nedeniyle ölmüştür. Bu nedenle bu bölgeye “ölüm vadisi” denilmiştir.

Dünyanın çekim kuvveti cisimleri kendine çeker. Bu nedenle uzaya gönderilen cisimlerin yerçekiminin etkisinden kurtulması gerekir. Saatte 29.000 kilometre hızla giden bir roketten fırlatılan bir uydu dünya çevresindeki yörüngesine otururken, saatte 29.000 kilometreden daha düşük hızla giden roket dünyanın çekim kuvvetten kurtulamaz ve dünyaya geri düşer. Saatte 40.000 kilometre hızla giden bir roket ise dünyanın çekim kuvvetinden kurtulduğu için uzaya gidebilir.

Afrika kıtasındaki volkanik Klimanjaro Dağı “ışıldayan dağ” diye bilinir. Çünkü geniş ve ıssız bir yaylanın ortasında tek başına yükselir. Kalıcı kar ve buzla örtülü pırıl pırıl zirvesi kilometrelerce uzaktan seçilir. Bu haliyle gözleri kamaştırıp, göreni büyülediğinden bu dağ yerli dilinde “ışıldayan dağ” diye bilinir. Masai yerlileri ise bu dağı tanrının evi ( ngai ngai ) olarak nitelendirir.

ABD’nin geçmişini New York şehri kadar iyi simgeleyen başka bir şehir yoktur. New York 70 farklı ulustan oluşur, dünyanın en büyük zenci kentidir. İtalya toprakları dışında kurulmuş en büyük İtalya kentidir.1626 yılında Hollandalılar tarafından “Yeni Amsterdam” ismiyle kurulan kent daha sonra İngiliz ve İtalyanların eline geçmiştir. Bu kentte yaşayan Yahudi sayısı İsrail devletindekine eşittir.

İzlandanın başkenti Reykjavik yerli dilinde “dumanlı körfez” anlamına gelmektedir. Kentin çevresinde çok sayıda gayzer bulunduğundan yılın önemli kısmında kent dumanlar içerisindedir. Bu nedenle kente dumanlı körfez anlamına gelen Reykjavik ismi verilmiştir.

İstanbul halici, bir boynuz gibi kıvrıldığı için yabancılar tarafından “altın boynuz” ( golden horn ) olarak ifade edilmektedir.

Avrupa’nın kuzeyinden Asya’nın doğusuna kadar uzanan “tayga ormanları” 8 milyon kilometrekarelik alanı ile dünyanın en geniş ormanı olup, ekvatoral bölgenin yağmur ormanlarından daha geniş yer kaplar.

Lut Gölünde % 26’yı bulan tuzluluk nedeniyle insan hiç kımıldamadan ve de yüzmeden suyun üstünde durabilir.

1020 yılında Amerika’ya ulaşan Vikingler, buradaki yerli halkların kırmızı rengi çok sevdiklerini ve topraktan elde ettikleri boyalarla yüzlerini kırmızıya boyadıklarını görmüşlerdi. Bu nedenle bu esmer derili insanlara “kızıl adamlar”, “kızıl derililer” ismini takmışlardır.

“Menderes” ismi Türkiye’nin Ege Bölgesindeki Büyük Menderes Nehrinin çizdiği büklümlerden alınarak, coğrafya literatürüne geçmiştir.

“Atlas” ismi dünyayı omuzları üstünde taşıdığı düşünülen mitolojik Yunan tanrısına binaen 1595’te Mercator’un yayınladığı dünya haritaları takımına verdiği isimdir.

“Himalaya” ismi Sanskritçede “onun evi” ( him=onun, alaya=evi ) anlamına gelmektedir.

“Nederland” Flamancada alçak ülke anlamına gelmektedir. Çünkü Hollanda topraklarının % 60’ı denizin doldurulmasıyla kazanıldığından, ülkenin hiçbir noktasının yükseltisi 300 metreden fazla değildir. Hatta % 27’si deniz seviyesinin altındadır.

Volkan ismi İtalya’daki Sicilya Adasının kuzeyinde yer alan Eloiata takımadalarında bulunan “Vulcano” yanardağından ( roma ateş tanrısı Vulcanusa binaen ) gelmektedir.

Havanın insan üzerine yaptığı itme kuvveti ( basınç ) hissedilemez, çünkü insan vücudu da havayı aynı kuvvetle dışarı doğru itmektedir.

Ham petrol arıtma için 400 °C’ye kadar ısıtılınca buhar haline dönüşür. Isıtılan ham petrol buhar ayrıştırma kolonundan yukarı doğru çıktıkça soğur ve farklı sıcaklıklarda ayrışarak 340 °C’de mazot, 260 °C’de gazyağı, 180 °C’de benzin, 110 °C’de gaz elde edilir.

Kalorifer peteği gibi ısıtıcıların pencerelerin altına konulmasının nedeni, dışarıdan gelen soğuk havayı ısıtmasıdır.

Dünyanın Güneşten aldığı enerji miktarı, 100 milyonun üzerinde elektrik santralinin ürettiği enerji miktarına eşittir.

Doğu Yarımküredeki tropikal siklonlara “tayfun” denir. Çince taifung kelimesinden gelen bu sözcük “büyük rüzgâr” anlamına gelmektedir.

“Everest Dağı” ismini, 1852’de ekibiyle buranın Dünyanın en yüksek dağı olduğunu keşfeden İngiliz dağcı Sir George Everest’ten almıştır.

Karayolu taşımacılığında Türkiye 23.300 araçla birinci, Almanya 21.200 araçla ikinci, İngiltere 12.400 araçla üçüncü, Fransa 10.900 araçla dördüncü sırayı alır.

İrlanda ılıman iklimin etkisinde olduğundan yıl boyunca yağış alır. Bu nedenle sürekli yeşil çayırlarla kaplı olup “zümrüt ada” olarak nitelendirilir.

Sömürgecilik döneminde Portekiz’in başkenti Güney Amerika kıtasındaki “Rio de Janerio”’idi.

Dünya atmosferine bir günde giren akanyıldız ( göktaşı ) sayısı 75.000.000 civarındadır.

Amazon Nehrinin ismi kadın savaşçı anlamındaki amazondan gelmektedir. 1541’de nehir boyunca yolculuk yapan Orellana adındaki bir İspanyol gezgin, yolculuğu boyunca pek çok kadın savaşçıyla çarpıştığından nehre Yunan mitolojisinde kadın savaşçı anlamına gelen “Amazon” ismini vermiştir.

Orta Asya’daki Taklamakan Çölünün ismi Çincede “giden gelmez” anlamındadır.

ABD, Kanada sınırındaki Niagara Çağlayanı 29 Mart 1848’de buzlar Ontario ırmağının akışını engellediğinden 30 saat süreyle akmamıştır.

Kanyon sözcüğü İspanyolca “boru” ya da “tüp” anlamındaki cana sözcüğünden gelir. Kanyon bir ırmağın kayaları oyarak açtığı derin, dik duvarlı vadi anlamındadır. 1776’da Francisco Garces adlı bir İspanyol papaz kırmızı çamurundan ötürü bu nehre İspanyolcada “kırmızı” anlamına gelen “Colorado” ismini vermiştir. 1600 kilometre uzunluğundaki Colorado Kanyonuna “büyük kanyon” ismi ise tek kollu coğrafyacı John Wesley Powell tarafından konulmuştur. Powell ve ekibi büyük kanyonu 98 günde aşmış ve ölümden zor kurtulmuştur.

“Karst” kelimesi, Hırvatistan’ın kuzeybatısında bulunan ve krs, kras=taş anlamına gelen yayladan alınmadır. Slavca bir kelime olup, bu tür araştırmalar önce bu bölgede yapıldığından tüm dünyada bu tür araziler için “kars, karstik” sözcükleri kullanılmıştır.

Hortumlar o kadar güçlüdür ki kurbağa, balık ve kuşları yutup sonra bunların yağmur gibi düşmesine yol açabilir. 1978’de İngiltere’de kaz, 1994 yılında Avustralya’da oluşan şiddetli bir fırtına sonucu yüzlerce tatlı su balığı yağmıştır.

Çok yağış alan tropikal bölgelerde sel baskınlarından korunmak için evler yüksek direkler üzerine kurulur.

Sahra çölündeki “siroko” rüzgârı buradaki kumları kaldırarak uzak mesafelere taşınmasına neden olur. Bu durum uzak mesafelerde, örneğin İngiltere ve İsviçre gibi ülkelerde kızıl renkli kar ve yağmur yağışlarına neden olmuştur.

Tropikler arası dışındaki bölgelerde yağışlar genelde kar olarak başlar, alçaldıkça ısındığından yağmura dönüşür.

Kutuplarda yaşayan hayvanların ( kutup ayısı, penguen, kutup tilkisi ) kalın ve yalıtıcı yağ ve tüy katmanları sıcağı içeride, dondurucu soğuğu dışarıda tutmaya yarar. Bu nedenle dış ortama göre vücut sıcaklıklarının değişmemesi onları aşırı soğuktan korur.

Yeryüzündeki buzun % 99’u Antarktika Kıtası ve Grönland adasında bulunur.

909 m³ /sn’lik yıllık ortalama akımıyla Fırat, Türkiye’nin en bol akımlı nehri iken, Dicle 629 m³ /sn’lik ortalama akımla ikinci sıradadır.

Cebelitarık adı; M.S 711’de bölgeden geçen Arap komutan Tarık Bin Ziyad’ın ismine binaen yöredeki bir dağa Cebel el Tarık “Tarık dağı” denilmiştir. Bu isim sonraları Cebelitarık şekline dönüşerek ülkenin ismi haline gelmiştir.

Fırat 127.000 km²’lik su toplama havzasıyla Türkiye’nin en geniş havzalı nehridir.

Danimarka’nın başkenti “Kopenhag” şehrinin adı bu dilde tüccar limanı anlamına gelen “kopenhavn” sözcüğünden gelir.

Faröe adaları; Danimarkacada “uzak adalar” anlamına gelmektedir.

Ekvatoral bölgedeki “yağmur ormanları” dünya yüzölçümünün % 10’nunu kaplamasına karşın, tüm dünyadaki hayvan ve bitki türlerinin % 50-70’ini bünyesinde bulundurmaktadır.

Trias devrinde Pangea adı verilen tek ve çok büyük bir kıta vardı. Kretase devrinde ise Pangea’nın bölünmesiyle yeni kıtalar oluşmuştur.

Kutup yaşamına en iyi uyum sağlayan hayvanların başında Güney kutbunda yaşayan imparator pengueni gelmektedir. Bu hayvanlar – 60 °C’de yumurtlamaktadır.

Amerika’daki tornado rüzgârlarının hızı saatte 1000 kilometreyi bulmaktadır. ABD’de 1970 yılında meydana gelen bir tornado 400.000 can almıştır.

Himalaya Dağlarının 4000 metre yüksekliğindeki kesimlerinde sıcaklık – 40 °C’ye kadar düştüğünden sular 8 ay boyunca donar.

Dünyanın en büyük ekonomileri; ABD, Japonya, Almanya, Fransa, İngiltere, İtalya ve Kanada’dır.

Norveç’in başkenti Stockholm çok sayıda kanal ve köprüye sahip olduğu için “kuzeyin Venedik’i” olarak nitelendirilir.

“Ukrayna” Slavca sınır ülkesi anlamına gelmektedir.

Arjantin’deki uçsuz bucaksız otlaklarda ( pampalarda ) atlarıyla sürü çobanlığı yapanlara “gaşo”, Kuzey Amerika’da aynı şekilde sürü çobanlığı yapanlara ise “kovboy” denir.

Kıtalar mantodan hafif oldukları için mantonun içine gömülmezler, aksine onun üzerinde bir gemi gibi yüzerler.

5000 metre yükseklikte basınç azalması nedeniyle su 70 °C’de kaynar.

İnsanoğlunun yerkabuğunun içlerine doğru inebildiği en derin nokta 12.000 metredir. Rusya Federasyonundaki Kola Yarımadasında jeolojik amaçla yapılan kazılarda 12.000 metreye inilmiştir. Günde 11 metre yol alınabilen kazıda 200 °C’lik sıcaklığa ulaşılmıştır.

Mercanadalar, mercan denen çok küçük deniz canlılarının iskeletlerinin okyanus tabanında üst üstte yığılmasıyla oluşmuştur. ( Maldiv Adaları )

Galapagos Adaları ismini İspanyolca kaplumbağa anlamına gelen “dev galapagos kaplumbağasından” almıştır.

Hindu dininde Ganj Irmağı kutsal sayılır. Bu nedenle bu kutsal ırmakta yıkanılır.

“Tsunami” Japoncada deprem dalgası demektir. Bu dev dalgaların hızı saatte 900 kilometreye ulaşabilir. Derin denizde yüksekliği 1 metreden az olan bu dalgalar, karaya ulaştıklarında hızları azalır, ancak yükseklikleri artarak 30–50 metreye kadar ulaşabilir. Tsunamilerin % 90’ı Büyük Okyanusta ortaya çıkar.

Afrika’daki Victoria çağlayanına İngiliz kâşif David Livingstone kraliçe Victoria’nın adını vermiştir. Bu çağlayan sis tabakası yaratarak büyük bir gürültüyle aşağıya döküldüğünden yerlilerce “gümbürdeyen duman” diye bilinir.

Bir yükseltinin dağ olarak nitelendirilebilmesi için çevresinden en az 600 metre yüksek olması gerekir.

Doğal bitki örtüsünün cılız olduğu bölgelerde, nüfusta seyrektir. Çünkü bitki örtüsünün cılız olduğu yerlerde hayvan türleri de azalır ve insanların beslenmesi zorlaşır.

Asor adaları Atlas Okyanusunda yer alan volkanik ve dağlık adalardır. Portekizliler 1432’de bu adalara ayak bastıklarında yırtıcı kuşların bolluğundan dolayı Portekizcede akbaba anlamına gelen “açores” ismini vermişlerdir.

Eskimolar kendilerine inuit yani “insan” derler. En çetin çevre koşullarına uyum sağlayan Eskimolar ren geyiği, ( tareninuit ) balina, ( nuuninuit ) fok balığı ve kutup ayısı avlayarak geçinirler. Igloo adı verilen buzdan evlerde yaşayan ve azla yetinen bir halk olan Eskimolar ne yetkili makam tanırlar, ne de sürekli bir yere yerleşirler. Kültürlerinde kar ve soğuğun etkisi büyüktür.

İtalya sınırları içinde yer alan 62 km²’lik San Marino, turizm ve posta pulu satıcılığıyla geçinen küçük bir ülkedir. San Marino’da caddelerde otomobil ve motorlu taşıtla dolaşmak yasaktır.

Halley kuyruklu yıldızını İngiliz bilim adamı Edmund Halley bulmuştur.

1976’da Richter ölçeğiyle Çin’in Hebei bölgesinde meydana gelen 7,7 büyüklüğündeki deprem 800.000 insanın ölümüne neden olmuştur.

İrlanda’nın kuzeyinde 4000’i aşan soğumuş bazalt sütunundan oluşan arazi devler kaldırımı olarak nitelendirilir. Yörede “zafer yolu”kalıntısı olarak bilinen bu taşlar aslında yanardağ lavlarının paralel kenarlı büyük prizmalar şeklinde hızla soğumasıyla oluşmuştur.

Fransız Rivierası “Cote d’Azur’a” denizinin mavi sularından dolayı “mavi kıyı” anlamına gelen bu isim verilmiştir.

ABD’nin Kaliforniya eyaletindeki Yosemite Parkta bulunan dev ağaçlara; uzun ömürleri ve koca gövdelerinden dolayı Kızılderili Cherokees kabilesinin büyük şefi, dev yapılı “See-Quayah’ın” adına binaen “Sekoya” adı verilmiştir.

Richter ölçeğine göre 8,6 büyüklüğünde ki bir deprem, 100 hidrojen bombasının gücüne eşittir.

Okaliptüs ağaçlarının boyları 150 metreyi aşar. Bu ağacın yassı yaprakları eksenleri kuzey-güney doğrultusunu aldığından güneşin kavurucu sıcağından korunur. Bu nedenle bu ağaçlara Yunancada “koruyucu” anlamına gelen okaliptüs adı verilmiştir.

Türkiye’deki en iyi cevizler; Bursa, Kastamonu, Bolu, Tokat, İzmit-Karamürsel, Ankara-Kızılcahamam ve Yalova’da yetişir.

Alaska’da 3 milyona yakın göl vardır ve tamamına yakını buzul aşındırmasıyla oluşmuştur.

Şimdilerde bir Jeep markası olan “Cherokee”ismi Kızılderililerden alınmıştır. Amerika işgali sırasında bir Kızılderili kabilesi olan “Cherokeeler” batıya gitmeyi reddeder ve Carolina’da bulunan Dumanlı Dağlara saklanır. Bu nedenle bir dağ aracı olan jeepe “cherokee” ismi verilir.
Sunay Akın

Gökkuşağının sonu yoktur. Gökkuşağı aslında tam bir çember biçimindedir. Ancak insanlar sınırlı bir uzaklığı, yani ufka kadar olan uzaklığı görebildiği için ancak bu çemberin sınırlı bir bölümünü görebilir.

Tsunami karaya ulaştığında, genellikle ilk önce körfezdeki bütün sular boşalır.

Kömür petrol, doğal gaz gibi enerji kaynaklarına organik kökenli olmaları nedeniyle “ fosil yakıt” denir.

Avustralya’daki büyük set kayalıkları ve çevresinde deniz yaşamı çok çeşitlilik gösterir. Bu kayalıklarda 400 mercan, 215 kuş ve 1500’den fazla balık çeşidi yaşar.

Üç küçük gemi ve çoğu kürek mahkûmu olan bir avuç tayfa ile çıktığı uzun ve tehlikeli yolculuk sonrası Antik Adalarına ulaşan Kristof Kolomb, Hindistan’ın batı kıyılarına ulaştığını sanmış ve buraya uzun süre “Batı Hint Adaları” denilmiştir. Floransalı Amerigo Vespuci 1497’de yaptığı ilk yolculuğunda büyük bir kıta bulmuştur. Vespuci bu kıtadan “yenidünya” ( Mundus Novus ) diye bahsetmiştir. Alman coğrafyacı Martin Waldseemüller 1507 yılında yaptığı atlasta, bu yeni kıtaya Amerigo Vespucinin anısına “Amerika” adını vermiştir.

Kahve, dünya ticaretinde petrolden sonra ikinci sırayı alır.

ABD’nin Florida eyaletinde bulunan 13.000 km²’lik Everglades bataklığı milli park ilan edilmiştir.

Asya kıtası ismini Anadolu topraklarından almıştır. Eski çağlarda Türkiye’nin Ege Bölgesi “Assuva” sonra “Asu” olarak tanınıyordu. Güneşin doğduğu ülke anlamına gelen bu isim sonradan değişerek “Asya”ya dönüşmüştür.

Afrika’nın özellikle iç kısımları 20 yüzyıla kadar yeterince tanınmadığından kıtaya “karanlık kıta” denilmiştir.

Dünya ekvatorda saniyede 467 metre hızla dönerken, güneş çevresinde ise saniyede 30 kilometre hızla döner.

Asya, 62.000 kilometre ile dünyanın en uzun kıyılara sahip kıtası iken, Kuzey Amerika kıtası 60.000 kilometre ile ikincidir.

Sabun yapımında zeytin, hurma, yer fıstığı, ayçiçeği, soya yağı, pamuk çekirdeği ile sığır ve koyun iç yağları kullanılır.

Antarktika en soğuk, en rüzgârlı ve yüksek kıtadır. Bu kıtada yaz devresi kabul edilen ocak ayında ortalama sıcaklık -30°C’dir. Bu kıtada -89,2 °C ile dünyadaki en düşük sıcaklık ölçülmüştür. Kıta tamamen buzlarla kaplıdır, buzulların kalınlığı yer yer 5 kilometreyi bulur. Dünyadaki buzun büyük kısmı, tatlı su kaynaklarının büyük kısmı bu kıtadadır.

Domatesin anavatanı Güney Amerika olup, ismi Aztek yerlilerinin dilindeki “tomatl” sözcüğünden gelir.

Kanada’da yaygın olarak yetişen akça ağaçtan şeker elde edilir.

Bir içecek olan “cola” ismi tropikal bölgelerde yetişen kola bitkisinden gelmektedir. Bu bitki kolalı içeceklere tat vermek için kullanılmıştır.

Rusya Federasyonundaki bütün ırmakların Baykal gölünü doldurması için bir yıl akması gerekir. Dünya tatlı su varlığının % 20’ye yakını buradadır.

Yerleşilebilen kıtalar içinde çöl olmayan tek kıta Avrupa’dır.

Cemre kor ateş anlamındadır. İlkbaharın gelmesiyle güneşin önce toprağı, sonra suyu, sonra havayı ısıttığı düşünülür.

Kolombiya adını Kristof Kolomb’dan almıştır.

Dünyada en çok yetiştirilen meyve elmadır.

Mezopotamya ismi eski Yunancada “mesos = ara, orta” ve” potamos = nehir” sözcüklerinden türemiş olup iki nehir arası anlamındadır. Günümüzde Fırat ve Dicle nehirleri arasında kalan verimli topraklara Mezopotamya denilmektedir.

Dünyanın deniz seviyesinden en alçakta yer alan gölü – 395 metre ile Lut Gölüdür.

Maldivler Cumhuriyeti’nin en yüksek noktasının denizden yüksekliği 2,4 metredir.

Vatikan 1.000 kişi ile dünyanın en az nüfuslu ülkesidir.

Şili'de ki Atacama çölüne 100 yıl boyunca hiç yağmur yağmamıştır.

And Dağlarından doğup Brezilya' da denize ulaşan Amazon Nehri ağız kesimindeki 150.000 m³/sn’ lik su miktarı ile dünyanın en bol akımlı nehridir.

Dünyanın en büyük adası 2.186.000 km²’ lik yüzölçümü ile Grönland'dır.

142.880 km²’ lik ekvatoral çapı ile Jüpiter en büyük gezegendir.

ABD-Kanada sınırında yer alan Superior 82.098 km²’ lik yüzölçümüyle dünyanın en büyük gölüdür.

Dünyanın en büyük kıtası 44.387.000 km²' lik yüzölçümü ile Asya’dır.

Dünyanın en şiddetli volkanik patlaması, 27 Ağustos 1883 tarihinde Endonezya’nın Krakatoa adasında meydana gelmiştir. En güçlü hidrojen bombası patlamasından 26 kez daha güçlü olan bu patlamada 38.380 kişi yaşamını yitirmiş, fırlayan kayalar 55 kilometre yükseğe çıkmış, patlama sesi 5.000 kilometre uzaktan duyulmuştur.

Rusya Federasyonu 17.400.000 km²' lik yüzölçümü ile dünyanın en büyük ülkesidir.

Dünyanın en büyük yarımadası 3.250.000 km²’ lik yüzölçümü ile Arabistan’dır.

Pasifik Okyanusundaki Mariana ( Challenger ) çukurunun derinliği 11.033 metredir. Yarım kiloluk bir demir top bu çukurun üzerinde suya bırakıldığında dibe yaklaşık 63 dakikada varabilir.

Kazakistan’daki Baykal Gölü 1.940 metre ile dünyanın en derin gölüdür.

Dünyadaki en düşük sıcaklık, 21 Temmuz 1983 günü Antarktika Vostok' da -89,2°C olarak ölçülmüştür.

33 milyonluk nüfusu ile Japonya'nın başkenti Tokyo dünyanın en kalabalık nüfuslu kentidir.

Çin 1.234.000.000 ile dünyanın en kalabalık nüfuslu ülkesidir.

10.8 kilometrelik genişliğiyle Lâos’taki Khone dünyanın en geniş çağlayanıdır.

7.045.000 km²’ lik alanı ve 15.000 kolu ile Amazon Dünyanın en geniş havzalı nehridir.

Dünyanın en büyük volkanik krateri 117 kilometrelik çevre uzunluğu ile Japonya' da ki Aso yanardağındadır.

41° güney enleminde yer alan Yeni Zelanda'nın başkenti Wellington dünyada en güneyde yer alan başkenttir.

Güneş çevresinde saatte 172.248 kilometrelik hızla dönen Merkür en hızlı gezegendir.

64° kuzey enleminde yer alan İzlanda'nın başkenti Reyjkavik Dünyada en kuzeyde yer alan başkenttir.

Rusya Federasyonun 73° kuzey enlemindeki Dikson limanı dünyanın en kuzeydeki şehridir.

3.000 km²’ lik Ekvatoral çapı ile Plüton en küçük gezegendir.

Dünyanın en küçük kıtası 7.686.000 km²' lik yüzölçümü ile Avustralya'dır.

Vatikan 0,44 km²’ lik yüzölçümü ile dünyanın en küçük ülkesidir.

462°C’ lik yüzey ısısı ile Venüs en sıcak gezegendir.

—220 °C’ lik yüzey ısısı ile Plüton en soğuk gezegendir.

İsrail-Ürdün arasında yer alan Lut Gölü dünyanın en tuzlu gölüdür.

Rusya Federasyonu ile Japonya arasında yer alanTatar Boğazı 800 kilometrelik uzunluğuyla dünyanın en uzun boğazıdır.

ABD’nin Kentucky bölgesindeki Flint Mamoth mağarasının uzunluğu 345 kilometredir.

Burundi’ de doğup Mısır’ da Akdeniz’ e ulaşan Nil 6.695 kilometre ile Dünyanın en uzun nehridir.

Venüs 41.360.000 kilometre ile dünyaya en yakın gezegendir.

Bolivya’nın La Paz şehri 3.631 metre ile dünyanın en yüksekte yer alan başkentidir.

979 metre ile Venezüella’daki Angel, Dünyanın en yüksek çağlayanıdır.

Tibet-Nepal sınırında ki Himalaya sıradağları üzerinde yer alan Everest Tepesi 8.848 metrelik zirvesiyle dünyanın en yüksek dağıdır.

1971 yılında Japonya' nın Ishıgaki adası kıyılarında ölçülen 85 metre yüksekliğindeki deprem dalgası dünyadaki en yüksek dalgadır.

Dünyadaki en yüksek sıcaklık 13 Eylül 1922' de Libya El Aziziye' de 58°C olarak ölçülmüştür.

Hindistan’ da Tibet sınırına yakın Basisi kenti 5.988 metrelik yükseltisiyle dünyanın en yüksekteki şehridir.

Hindistan’da Himalaya Dağlarının eteklerinde yer alan Çerapunçi yöresi 1860–1861 yılları arasındaki bir yıllık sürede 26.460 mm yağış almıştır.

4.360 saatlik yıllık güneşlenme süresi ile Doğu Sahra dünyanın en çok güneşlenen yeridir.

Havaideki Kauai Yöresi, yılda 350 gün boyunca düşen yağışla dünyanın en yağışlı yeridir.

Endonezya’nın Java adasındaki Bogor, 322 günlük süre ile dünyanın en çok gök gürültüsü olan yöresidir.

Etiyopya’daki Dallal 34,4 °C’lik yıllık sıcaklık ortalaması ile dünyanın en sıcak yeridir.

78° güney enlemi Antarktika’daki Polus Nedostupnosti – 57,8° C’ lik yıllık sıcaklık ortalaması ile dünyanın en soğuk yeridir.

Lesotho' nun en alçak noktası deniz seviyesinden 1.380 metre yüksekliktedir.

And Dağlarının Peru - Bolivya sınırları arasındaki bölgede 3.811 metrede bulunan Titikaka dünyanın en yüksekteki gölüdür.Kutup bölgelerindeki kar ve buzlar sahip oldukları beyaz örtü nedeniyle güneşten yeryüzüne ulaşan ışınların % 90’nını geriye yansıtarak, bu bölgelerde sıcaklıkların düşük olmasında etkili olurlar.

Deterjan kelimesi Latincede temizleme anlamındaki “detergere” den gelir.

Deniz düzeyinden yaklaşık 8 kilometre yüksekte olan Everest Dağının zirvesindeki hava basıncı, deniz seviyesindekinin yaklaşık % 30’ u kadardır.

30 kilometre yükseltideki stratosfer katmanında esen rüzgârların hızı saatte 300 kilometreyi bulur.

Atmosferin sıcaklığı 180 km yüksekte 395 °C’ye, 320 kilometre yükseklikte ise 700 °C’ye ulaşır.

Irmaklar her yıl yaklaşık 2 milyar madensel tuzu denizlere taşımaktadır.

Güney Fransa’da “vent tu midi” denen sıcak ve nemli rüzgâr baş ağrıları, sara, astım nöbetleri ve küçük ateşlenmelere neden olmaktadır.

Lületaşı, boşluklu ve hafif olduğundan, suda yüzer. Bu nedenle halk arasında “denizköpüğü” diye bilinir.

Selüloz, bitkilerde hücre yapısının çoğunluğunu oluşturan ve kâğıt yapımı, yapay yaprak üretimi ile bazı patlayıcı maddelerin üretiminde de kullanılan kâğıt hamurudur.

İzlanda’da nüfusun % 67’si evlerinde jeotermal enerji kullanmaktadır.

Portland çimentosunun % 78’i kireçtaşı, % 20’si kil taşı, % 2’si ise diğer katkı maddelerinden oluşur.

Kristof Kolombun Amerika kıtasında karaya ilk ayak bastığı yer “Watling Adası” dır.

Norveç yıllık enerji üretiminin %96’sını, Zaire %95’ini, Sri Lanka ( Seylan ) %90’nını, Brezilya %85’ini, İsviçre %75’ini, Kanada ise %65’ini hidroelektrikten sağlamaktadır.

Ortaçağda Afrika kıyılarını dolaşan Normonların gördüklerini söyledikleri “yabanıl insanlar” aslında goril maymunlarıdır.

Bartelmi Diaz ve ekibi 1847 yılında ulaştığı Güney Afrika’nın uç noktasına fırtına ve dalgalar nedeniyle “Fırtınalar Burnu anlamına gelen Cabo Tarmentoso ” adını vermiştir. Ancak sonraları Portekiz kralı buraya “Fırtınalar Burnu” denilirse, buradan Hindistan’a ulaşmaya çalışacak kaptan ve tayfaların korkacağını ileri sürerek buranın ismini “Ümit Burnu anlamındaki Cabo Bao Esperanço” olarak değiştirmiştir.Güney Afrika’nın Kap şehri de ismini buradan almıştır.

1497’de Hindistan’a ulaşmak için yola çıkan Vasco dö Gama Güney Afrikada yılbaşı günü önünden geçtiği yere “doğum günü” anlamına gelen “Natal” ismini vermiştir.

Dünyada milli park olarak ilan edilen ilk yer ABD’de 1872’de oluşturulan “Yellowstone Milli Parkıdır”.

Hawaii Adaları, Meksika Körfezi, Karayipler Denizi Kıyıları, ( Küba, Antil Adaları, Florida ) ile Avustralya kıyıları dünyada sörf sporunun en yoğun yapıldığı yerlerdir.

Genelde yaz sıcaklık ortalaması 10°C’den düşük olan bölgeler ile yıllık yağış tutarı 400 mm’den az olan bölgelerde ağacın yetişmesi çok zordur.

Lâteks, ( kauçuk ) çiklet, ( sıtma ağacından ) reçine, ( çam, köknar, ladin ) sakız, tanen, ( dericilikte kullanılır ) mantar, çeşitli yağlar ile ilaç maddeleri ormanlardan elde edilen ürünlerdir.

Hindistan’a gitmek üzere yola çıkan Magellan ve ekibi Güney Amerikanın fırtınalı güney ucunu, bugünkü adıyla “Magellan Boğazının” fırtınalı ve tehlikeli sularını aştıktan sonra, öteki tarafta ki sakin okyanusu görünce, buraya “sakin deniz” anlamına gelen “Pasifik Okyanusu” adını vermiştir.

Norveç’teki Narvik ve Bergen, Rusya Federasyonundaki Arhangelsk ve Vladivostok ile İngiltere’deki Hull ve Grimsby liman şehirlerinin gelişmesinde balıkçılık önemli rol oynamıştır.

Bir ton şeker elde etmek için 40–50 ton, bir ton kâğıt üretebilmek için 170 ton, bir ton çelik elde etmek için ( soğutma suyu olarak ) 300 bin ton, bir ton deriyi işlemek için 10 ton kullanma suyuna ihtiyaç vardır.

Dünyada sünger avcılığının en fazla olduğu bölgeler; Bahama Adaları, Florida Kıyıları, Avustralya’nın doğu kıyıları, Akdeniz de Sicilya, Korsika ve Sardunya adaları ile Ege adaları ve Bodrum kıyılarıdır.

Balinaların kafa kemiklerinden çıkarılan ispermeçet yağı, kozmetik ve ilaç endüstrisinde ( güzel kokan banyo sabunları, dudak rujları, krem ve merhemler gibi ) kullanılır.

Okaliptüs ağaçları çok su tükettiği için, bataklık bölgeleri kurutmada bu ağaçlardan yararlanılır. Yapraklarından ise “okaliptol” adlı mikrop öldürücü ilaç elde edilir.

Patates, mısır, domates ve tütün gibi tarım ürünleri Kızılderililerin insanlığa armağanıdır.

Kum çölleri, dünya karalarının % 14’ünü kaplar.

Eskimolar soğuktan korunmak için, vücutlarına hayvan yağı sürer ve kalın kürkler giyerler.

İspanyadaki Costa Brava; Vahşi kıyı, Costa Dorado ise Altın kıyı anlamına gelmektedir.

Mandalina, portakal ve limon kabuklarından kolonya ve esans üretiminde yararlanılır.

“Metre” yer boylamının dörtte birinin on milyonda biridir. XVI. Louis döneminde kararlaştırılan bu yeni uzunluk birimini doğru tanımlayabilme işi bir hayli zahmetle yapılmıştır. Çünkü bunun için boylamın bir kısmının ölçülmesi gerekmiştir. Gökbilimci J.B.Delambreda ile P.Mechain ikilisi, biri Fransadan diğeri İspanyadan hareket ederek, birkaç bin astronomik ve jeodezik gözlemde bulunmuş ve 7 yılın sonunda buluşmuşlardır. Böylece örnek metre “etalon” bulunmuştur.

Anadolu kelimesinin Yunanca “güneşin doğuşu, doğu memleketi” anlamındaki Anatolos’dan geldiği sanılmaktadır.

Cıva sıvı olarak bulunan tek metaldir.

Dünyanın en büyük teleskopu Kuzey Kafkasya’daki Zelenchkayada kurulmuş olup 600 santimlik aynaya sahiptir.

Genelde yıllık yağış miktarı 200 milimetreden az olan yerler çöl olarak nitelendirilir.

Yenilebilir yağların önemli bir kısmı; zeytin, ayçiçeği, soya, mısır, yerfıstığı, pamuk, kolza, hindistancevizi ve fındıktan elde edilir.

Kahve bitkisi, yıllık ortalama sıcaklığın 21°C olduğu ılıman iklimlerde yetiştirilebilir ve en iyi ürün deniz düzeyinden 600–2000 metre yükseklikteki ekim alanlarından alınır.

Tokyo ismi Japoncada “doğu başkenti” ( to=doğu, kyo=başkent ) anlamına gelmektedir.

Büyük Sahra Çölü 8.600.000 km²’ lik yüzölçümüyle ABD kadar yer kaplar. Sahra sözcüğü Arapçadaki “sahara” sözcüğünden gelme olup çöl anlamındadır.

Petrol kelimesi Latince “petra: kaya” ve “oleum: yağ” sözcüklerinden türemiştir.

Cam yapımında saf silisyum kumu kullanılır. Camda kullanılan demir ve bakır cama yeşil renk verirken, bakır oksit ve kobalt mavi, selenyum ve bakır oksit ise kırmızı renk verir. Türkiye’de cam yapımında kullanılan silisyum kumu Kapı dağ Yarımadası, İstanbul’un Karadeniz kıyıları, Yalova kıyıları ile Sinop Yarımadasından sağlanır.

Amerikan bağımsızlık savaşından sonra, 1790’da yeni başkentin Potomac Irmağı kıyısında kurulması benimsenmiş ve yer seçimi ABD’nin ilk başkanı George Washington’a bırakılmıştır. Kentin kuruluşunu denetleyen komisyon kente “Amerikan bağımsızlık savaşında oynadığı rolle ülkenin kurucusu olarak kabul edilen George Washington’un anısına” Washington ismini vermiştir. Böylece 1800 yılında federal yönetim Philadelphia’dan Washington’a taşınmıştır. Coğrafi açıdan kopuk ve uzak oluşu nedeniyle önceleri “yaban kent” olarak anılan Washington 1812’den sonra Amerika halkınca başkent olarak benimsenmiştir.

Yeni Zelanda ve Avustralya dünyanın en büyük yün üreticileri olup, dünyadaki toplam yün üretiminin % 40’ını karşılarlar.

Litosferdeki litho sözcüğü Yunancada “taş”, hidrosferdeki hidro sözcüğü ise Yunancada “su” anlamına gelmektedir.

Merinos koyunu dünyanın en kaliteli yününe sahip olup anavatanı İspanya’dır.

Kongo Nehri ve kollarını kapsadığı için Kongo ismi ile anılan ülkeye 1971 yılında “ırmak” anlamına gelen “nzadi” sözcüğünden gelme “Zaire” ismi verilmiştir.

Atlas Okyanusundaki Küçük Antil adalarına doğu-kuzeydoğu yönünden batı-güneybatı yönüne doğru sürekli esen alize rüzgârları nedeniyle “rüzgâr altı adaları” denir.

Pasifik Okyanusunda bulunanYeni Gine’ye, 1945’te buraya ayak basan İspanyol İnigo Ortiz de Retes, buradaki yerli halkı Afrika zencilerine benzettiğinden bu adaya Afrika kıtasındaki Gine’ye binaen, “Yeni Gine” ismini vermiştir.

Dünya yüzeyinin %12’si buzullarla kaplıdır.

“Tayland” sözcüğü Tayland dilinde özgür insanlar ülkesi anlamına gelmektedir.

Kristof Kolomb 1502 yılında Amerika kıtasına yaptığı son yolculuğunda Honduras’a “deniz derinlikleri” anlamına gelen ismi vermiştir.

Elverişli jeopolitik konumu nedeniyle Simon Bolivar Panamayı “evrenin kalbi” olarak nitelemiştir.

Üstünde bulunan kar ve buz örtüsünden dolayı, Antarktika “beyaz çöl” olarak bilinir.

400 kilometrelik uzunluğu ile Antarktika’daki Lambert Buzulu dünyadaki en uzun buzuldur.

Tasmanya ve Tasman Denizinin ismi yöreyi keşfeden Hollandalı denizci “Abel Tasman”dan gelmektedir

Kuzey kutup dairesi üzerinde kalan bölgeye “arktika” denir.

Avustralya, Yeni Zelanda ve Pasifik Okyanusundaki çok sayıda adadan oluşan kıtaya “Okyanusya” denir.

Avrupalıların Brezilya toprakları ile tanışması tesadüfen olmuştur. Portekizli denizci Alvares Cabral, yelkenli gemileriyle Ümit Burnunu dolaşıp Hindistan’a gitmeyi amaçlarken rüzgârsız Gine Körfezine girmemek için, gerektiğinden fazla batıya açılınca, Brezilya kıyılarına ulaşmıştır. Portekiz hemen bu topraklar üzerinde hak iddia ederek buraya “Terra da Santa Cruz=kutsal haç toprakları” ismini vermiştir. Brezilya ismi ise daha sonraları, bu bölgede çok rastlanan ve kırmızı boya yapımında kullanılan “pau-brasil” ağacından dolayı verilmiştir.

İspanyolcada ova-düzlük anlamına gelen “pampalar” Arjantinde 760.000 km²’lik bir alan kaplar ki bu Türkiye’nin yüzölçümüne yakındır. Geniş, serin, sulak ve ağaçsız olan pampalar hayvancılık için uygun ortam oluştururlar.

Aborjinlerin gölgeli yer anlamına gelen uluru ismini verdikleri Ayers Kayası Avustralya’nın simgelerinden biridir. 384 metrelik yüksekliği ve 3,6 kilometrelik uzunluğu ile dünyanın tek blok halindeki en büyük kayasıdır. Ayers Kayası Aborjinlerce kutsal kabul edildiğinden tırmanmak günah sayılmaktadır.

Venezüella adı İspanyolca küçük Venedik anlamına gelir. Petrol üretiminde çalışmak üzere aldığı yoğun göç nedeniyle “göçmenler ülkesi” olarak bilinir.

Surinam adını 14. yüzyıla kadar bu topraklarda yaşayan “surinenlerden” almıştır. Hollanda 1667 yılında sömürgesi durumundaki New Amsterdam’ı ( bugünkü New York şehrini ) İngiltere’ye vererek karşılığında Surinam’ı almıştır.

Anayurdu Amerikanın tropikal kesimleri olan kapok ağacının liflerinden; yatak, yorgan, uyku tulumu, yastık ve can simidi yapılır.

1549 yılından 1763 yılına kadar Brezilya’nın başkenti eski ismi Bahia olan Atlas Okyanusu kıyısındaki Salvador’du

Macellan dünya çevresindeki turunda Amerika kıtasının güneyinden geçerek Hindistan’a varmaya çalışırken geçtikleri boğaza ateş ülkesi anlamına gelen “tierra del fuego” ismini vermiştir. Çünkü bu soğuk bölgenin insanları bazen ısınmak, bazen de balıkları çekmek için kıyı boyunca ateş yakıyordu.

Kızıl Erik M.S 985’te ( Kristof Kolomb’dan 500 yıl önce ) buzlarla kaplı bir karanın en güney noktasına ulaşmış ve buraya göçmenleri kolaylıkla çekebilmek için Norveç dilinde yeşil anlamına gelen “Greenland” adını koymuştur. Bu isim daha sonraları Grönland’a dönüşmüştür.

Palmiye yapraklarındaki liflerden sicim, kurutulmuş yapraklarından hasır yaygı, paravana yapılır. Yapraklarının arasındaki kalın damardan sepet örülür. Tomurcukları çok lezzetli sebze yerine geçer. Özsuyundan palmiye şarabı, meyvesinden palmiye yağı, çekirdeğinden ise sabun elde edilir.

Dünyada en fazla kara komşusuna sahip ülkeler şunlardır; Çin ve Rusya Federasyonu 14, Brezilya 10, Kongo, Sudan ve Almanya 9, Türkiye, Avusturya, Fransa, Zambiya ve Tanzanya ise 8 ülke ile kara sınırı komşusudur.

Bolivya, ismini aslında bir İspanyol olan ve Ekvador, Bolivya, Kolombiya, Panama, Peru ve Venezüella gibi ülkelerin bağımsızlık savaşında önderlik yapan Venezüellalı Simon Bolivar’dan almıştır.

Ekvator çizgisi; Ekvador, Kolombiya, Brezilya, Gabon, Kongo, Uganda, Kenya, Somali, Maldivler, Endonezya ve Kiribati gibi ülkelerin topraklarından geçer.

Başlangıç meridyeni; İngiltere, Fransa, İspanya, Cezayir, Mali, Burkino Faso, Gana ve Togo gibi ülkelerin topraklarından geçer.

“Cezayir” Arapçada ada demektir. İsmini Akdeniz’deki küçük bir adadan almıştır

Fas, Cezayir ve Tunus’a Afrika kıtasının batısında yer almaları nedeniyle “mağrip=günbatısı” ülkeleri denir.

Kosta Rica, İspanyolcada “zengin kıyı” anlamına gelmektedir.

Guatemala, Aztek dilinde “ağaçlar ülkesi” anlamına gelmektedir.

Brezilyanın doğu kesimindeki kurak iç bölgelerde seyrek, bodur, kuraklığa dayanıklı ve dikenli yapılarıyla belirginleşen fundalıklara sahip bitki örtüsüne “caatinga=beyaz ormanlar” adı verilir.

Gittikçe düşen bir atmosfer basıncı, rüzgâr ve çoğu kez de yağmur geldiğine işarettir. Artış gösteren bir atmosfer basıncı ise güzel bir havanın geleceğine işarettir.

Dünyada ilk petrol kuyusu 1859’da ABD’nin Pensilviana eyaletindeki Titusville’de açılmıştır. Bu kuyuda bir günde 25 varil petrol ( 1 varil=185 litre ) elde ediliyordu.

Gözlük camı; kum, bor trioksit, potas, demir ve soda, pencere camı; kum, soda, kireç, magnezyum oksit, alüminyum oksit, şişe camı; kum, soda, kireç, alüminyum oksit, kristal cam; kum, kurşun oksit ve sodadan yapılır.

Amonyak, kok kömürü, katran, ilaçlar, boyalar, patlayıcı maddeler, parfümler, antiseptikler ve plastikler taşkömüründen elde edilir.

Kanguru isminin Avustralya’ya ilk ayak basan beyazların bu zıplayan hayvanı gördüklerinde yerlilere; nedir bu hayvan? diye sormaları ve yerlilerin “kangaroo = ne dediğini anlamıyorum!” cevabını vermelerinden geldiği sanılmaktadır.

Belçika ( Be ), Nederland = Hollanda ( Ne ), ve Lüksemburg ( Lüks ) gibi ülkelerin üçü “ Benelüks ülkeleri” olarak nitelendirilir.

Lös; Almanca “lose = gevşek” anlamındadır. Çok küçük mil tanelerinden meydana gelen soluk, sarı renkli toprak çöllerde ( 23° - 55° ) yaygın olarak görülür.

“Mangrov” tropikal kuşakta, güçlü gelgitlere açık koy, delta ve lagün gibi tatlı ve tuzlu suların birbirine karıştığı bataklıklarda görülen sık ormanlara verilen isimdir.

Fayansı ilk yapanlar Babillilerdir. Ortaçağda Araplar fayans yapma tekniğini Avrupa’ya taşımışlardır. Özellikle İtalya’da büyük ilgi gören fayans özellikle 1400’lü yıllarda en büyük üretim merkezi olan “Faenza”nın adıyla anılır olmuştur.

Blue jeanı 1873’te batıyı keşfe çıkan Oscar Lewis Strauss bulmuştur. Bu pantolonlar başlangıçta çadır bezi diye bilinen mavi ketenden hazırlanıyordu. Jean sözcüğü ( cin ) ilk kez 1967’de kullanılmıştır ve bu isim Cenova’dan gelmektedir. Çünkü bu pamuklu kumaş Cenova’da dokunmaktaydı.

Haşhaş ismi, Hasan Sabah’tan gelmektedir. Haşhaşin = haşhaşçılar mezhebinin kurucusu olan Hasan Sabah haşhaş sakızı, afyonun insan iradesini nasıl zayıflattığını görmüş ve mezhebine girenlere haşhaş vererek çeşitli cinayetler işlettirmiştir.

Karabiberin en çok üretildiği yerler; Hindistan, Malezya ve Endonezya’dır.

1847’de İngiliz Mercer, pamuk ipliğini bir sudkostik eriyiğinin içine batırarak yeni bir iplik elde etti ve bu yeni ipliğe “ merserize” adını verdi.

1822 yılında Fransız mineraloji uzmanı Pierre Berthier, Provanca bölgesinin “ baux” kentinde bir maden bularak buna “boksit” adını vermiştir. 1854’te Fransız kimyacı Saint- Claire Devill bu madeni klorürle indirgeyerek asıl alüminyumu elde etti.

Pamuk bitkisinin gelişip ürün vermesi için 200 gün, mısır bitkisinin gelişip ürün vermesi için ise 150 gün sıcaklığın O°C’nin üzerinde olması gerekir.

Bir bölgede günlük en yüksek sıcaklığın 30°C’nin üzerine çıktığı gün “tropik gün”, günlük en yüksek sıcaklığın 25°C’nin üzerine çıktığı gün “yaz günü”, günlük en düşük sıcaklığın 0°C’nin üstüne hiç çıkmadığı gün ise “ kış” günü olarak kabul edilir.

Çernezyom, Rus dilinde çern = kara renkli, ezyom = toprak sözcüklerinden gelmedir.Uzun boylu çayır bitki örtüsü altında oluşan koyu renkli toprak organik madde bakımından oldukça zengindir.

1998 yılına kadar Everest zirvesine çıkmaya çalışan 918 kişiden 146’sı ölmüştür.

Atmosfer sözcüğü Yunanca “atmos = nefes, sphere = küre” kelimelerinden gelmektedir.

Atmosferdeki havanın 1 cm²’lik yüzeye yaptığı basınç 760 mm.lik cıva sütunun ağırlığına eşit olup, 1033 gr.dır. Dolayısıyla tüm atmosferin ağırlığı 5,1 trilyon kilogramdır.

Güneşten yeryüzüne gelen enerjinin;
% 25’i bulutlar ve atmosferce geriye yansıtılır.
% 25’i dağılmaya ( difüzyona ) uğrar.
% 15’i atmosfer tarafından emilir.
% 8’i yerden geriye yansıtılır.
% 27’si ise yeryüzünü ısıtır.

Her yıl 1 milyar ton Afrika toprağı Atlas Okyanusunu geçerek Amerika kıtasına ulaşır. Bu toz ve toprak Amerika’ya, Karayip’lere ve Amazon Havzasına, Bahama Adalarına zengin tortular taşır. Zengin mineral ve besin taşıyan bu topraklar; bünyesinde böcek, mikro organizmalar ve mantar barındırdığından tarım topraklarının verimli hale gelmesinde etkilidir.

Macaristan’ın başkenti Budapeşte iki bölümden oluşur. Tuna Nehrinin iki yakasında kurulan Budapeşte’nin ilk çekirdeği olan Buda ortaçağda Tuna Nehrinin batı kıyısına kurulmuştur. Bu kesimde tarihi eserler ve konutlar bulunur. Daha sonraları Tuna Nehrinin doğu kıyısına kurulan Peşte ise ticari, kültürel ve idari merkez özelliğindedir.

Mississipi, Kızılderili dilinde “büyük su, suların atası anlamına” gelmektedir.

Liberya ismi “özgür olanların ülkesi” anlamına gelmektedir.

Başkent Addis Ababa Etiyopya dilinde “yeni çiçek” anlamına gelmektedir.

Deniz seviyesinden 2500 metre yükseklikte kurulan Addis Ababa, Afrika kıtasının en yüksekte kurulan kentidir.

Sudan’ın ismi Arapçada “siyahlar ülkesi” anlamındaki bilad el-sudan’dan gelmektedir.

Kenya’nın başkenti Nairobi ismini Masailerin Enkare Nairobi dedikleri bir su kaynağından alır ve yerli dilinde “soğuk su” anlamına gelir.

Casablanca ismi İspanyolcada “beyaz ev” anlamına gelmektedir.

Botswana ismini ülkede kalabalık bir topluluk olan Botswana kabilesinden almıştır.

Kalahari çölü “kum dünyası” ya da “susuz ülke” olarak bilinir. Çölde ot toplulukları ve ağaçlıklar bulunur.

Kuveyt arapçada “korunmuş kent, kale” anlamına gelmektedir.

Japonya yani “Nippon” Japonca dilinde, güneşin doğduğu ülke anlamına gelmektedir.

Kosta Rika İspanyolcada zengin kıyı anlamına gelmektedir.

Madagaskar’da 150.000 hayvan ve bitki türü yalnızca bu ülkeye ait endemik türdür.

Moldova’nın ismi Romanya’da bulunan Moldova ırmağından gelmektedir.

İspanyollar Venezüella’ya su üstündeki evlerden dolayı bu ülkeye “küçük Venedik” anlamına gelen Venezüella ismini vermişlerdir.

Tuna Nehri Avusturya’nın başkenti viyana, Slovakya’nın başkenti Bratislava, Macaristan’ın başkenti Budapeşte ile Yugoslavya’nın başkenti Belgrad’dan geçer.

Dünyanın en büyük ticari gemi filosu Yunanistan’dadır.

Dünyanın en zengin fosfat rezervleri Fas’ta bulunur.

Haiti ismi yerli dilinde “dağda yaşayanlar” anlamına gelmektedir.

İsviçre denize kıyısı olmadığı halde, dünyada deniz ticaret filosu olan tek ülkedir.

Haiti Cumhuriyeti 1804 yılında bağımsızlığını ilan eden ilk zenci devletidir.

Birmanya, 1989 yılında ismini Myanmar Cumhuriyeti olarak değiştirmiştir.

Ukrayna, Bulgaristan, Almanya, Macaristan, Rusya Federasyonu, İspanya, İngiltere gibi ülkelerde doğal nüfus artışı eksi değerlerle ifade edilmekte, yani bu ülkelerin nüfusları giderek azalmaktadır.

Kuzey Amerika’da yer alan Superior Gölü dünyanın en büyük tatlı su gölüdür.

ABD’nin Detroit kenti dünya otomobil endüstrisinin başkenti olarak kabul edilmektedir.

Himalayalar üzerindeki Everest zirvesi Nepal dilinde “gökyüzünün tanrısı” ( sagarmatha ), Tibet dilinde ise “dünyanın ana tanrıçası” ( comolungma ) anlamına gelmektedir.

Ekvator’un başkenti Quito 0,4 °C ile dünyada yıllık sıcaklık farkının en az olduğu yerdir.

Finlandiyalılar kendi ülkelerine “ suomi” yani “Bin göller” ülkesi demektedir.

Polonya ismi yerli dilinde “düzlükler ülkesi” anlamına gelmektedir.

Ekvatoral iklim kuşağında yer alan Endonezya’da 2000 ağaç türü, ( 300 tür palmiye ) 40.000 bitki türü, 2000 kuş türü, 1700 balık çeşidi ve 500’den fazla memeli türüne sahiptir.

2200 metreyi bulan ortalama yükseltisi ile Antartika, dünyanın en yüksek kıtasıdır.

Dünyada toplam 231 ülke bulunmaktadır. 58 ülke ile Afrika ülke sayısının en fazla olduğu kıta iken, 13 ülke ile Güney Amerika ülke sayısının en az olduğu kıtadır.

Avrupa kıtasındaki en yarımada İskandinavya, en büyük ada Büyük Britanya en büyük göl Ladoga, en uzun nehir ise Volga’dır.

Asya kıtasındaki en büyük yarımada Arabistan, en büyük ada Borneo ( Kalimantan ), en büyük göl Hazar, en uzun nehir ise Hoang Ho’dur.

Afrika kıtasındaki en büyük yarımada Somali, en büyük ada Madagaskar, en büyük göl Victoria, en uzun nehir ise Nil’dir.

Kuzey Amerika’daki en büyük yarımada Labrador, en büyük ada Grönland, en büyük göl Superior, en uzun nehir Mississippi’dir.

Güney Amerika’daki en büyük yarımada Guajiro, en büyük ada Ateş Toprakları, en büyük göl Maracaibo, en uzun nehir ise Amazon’dur.

Dünya Turiz Örgütü verilerine göre; ABD 73, İtalya 31, İspanya ve Fransa 25 milyon dolar yıllık gelir ile dünyada turizmden en fazla para kazanan ülkelerdir.

Kütahya, Bilecik Çanakkale; seramik, Kahramanmaraş ve Erzincan; bakır işlemeceliği, Bolu, Kahramanmaraş, Bartın; ağaç oymacılığı, Nevşehir; çömlekçilik, Isparta, Kayseri ( Bünyan ), Konya, Niğde, Siirt, Burdur, Uşak, Muğla; ( Milas ) halı ve kilim dokumacılığı, Muğla; cam işlemeciliği, Zonguldak ( Devrek ), Kahramanmaraş; baston yapımı, Eskişehir; lületaşı işlemeciliği ile tanınmış yerlerdir.

2006 yılında doğal kaynak tüketimi, yaşam süresi, insanların mutluluğu ve ekolojik faktörlerin değerlendirildiği bir araştırmada Pasifik Okyanusunda küçük bir ada olan “Vanuatu” dünyanın en mutlu insanlarının bulunduğu ülke olarak seçilmiştir. Türkiye ise 98. sırayı almıştır. Zimbabwe ise bu listede sonuncu sırayı almıştır.

Brezilya’nın Amazon Havzasında yaşayan yerli “Piraha kabilesi” ile Afrika’daki bir grup “Bushmen” yerlilerinde ortalama yaşam süresi yaklaşık 100 yıldır.

Aydın’ın “Atça” beldesindetüm ara sokaklar geniş ana caddelere, tüm ana caddelerse beldenin ortasındaki parka çıkmaktadır. Belde bu haliyle Paris şehrine benzemektedir.

Keçiboynuzu, petrol aramadan kibrit üretimine kadar 17 sanayi dalında kullanılmaktadır.

2003 yılında Avrupa’da yaşanan aşırı sıcaklar nedeniyle çoğunluğu yaşlı 25.000 kişi yaşamını kaybetmiştir.

Meşe palamudu gıda ürünlerinde katkı maddesi olarak kullanılır.

Afrika ülkelerinde kişi başına düşen yıllık sağlık harcaması 15 doların altındadır.

Türkiye’de son 40 yılda 1.300.000 hektarlık sulak alan yok edilmiştir.

1767 Kilometre uzunluğundaki Bakü-Tiflis- Ceyhan boru hattının 443 kilometresi Azerbaycan’da, 248 kilometresi Gürcistan’da, 1076 kilometrelik bölümü ise Türkiye’dedir.

2006 yılında yapılan bir araştırmada Hindistan’ın Bombay şehri dünyanın en kaba şehri olarak şeçilirken, New York, Zürih, Toronto ve Berlin dünyanın en kibar şehirleri olarak belirlenmiştir.

Işık, 1 saniyede dünyanın çevresini yaklaşık 8 kez dolaşmaktadır.

Dünyada aktif volkanik dağı olmayan tek kıta Avustralya’dır.

2006 yılı değerlerine göre dünyanın en büyük ekonomileri; ABD, Japonya, Almanya, Çin ve İngiltere’dir.

Dünyada en çok silah satan ülkeler Rusya Federasyonu ve ABD’dir Ençok silah alan ülkeler ise Hindistan, Çin ve Yunanistan’dır. Türkiye silah alımında 10. sıradadır.

Dolmabahçe sarayının yapıldığı yer 1614 yılına kadar bir koydu. İstanbul’un fethiyle zamanla bataklığa dönüşür. Bu tarihte Sultan I.Ahmed’in dikkatini çekmiştir. 1614’te Sultan’ın talimatıyla imparatorluğun en uzak yerlerinden bulunup getirilen ağaç kazıklar denize çakılır, kazıkların arasına yine ağaçtan hasırlar örülür ve koy doldurulmaya başlanır. B u işlem 16172de tahta çıkan II. Osman dönemine kadar devam eder. Sonunda dolma adında bir hasbahçe yaratılır, adına da Dolmabahçe denir. Sarayın dekorasyonunda, saf ipektyen döşeme kumaşlar, perdeler Hereke fabrikasında dokutturulur. Halılar Manisa Gördes, Hereke, Isparta, Kayseri Bünyan’dan getirtilir. Bir kısmı ise İran ve Avrupadan. Görkemli mobilyalar Fransa ve İtalya’dan alınır. Saray İngiliz ve Fransız kristalleriyle donatılır. Sarayın dışarıdan mermer ve taş gibi gözüken bütün taşıyıcı sütunları meşe ağacındandır. Sütunlar, kireç külleri ve başka karışımlar elde edilerek büyük bir ustalıkla mermere benzetilir. Sarayda muhafız alayı askerleri taş kesilmişçesine nöbet tutar. Üç katlı sayrın kullanım alanı 16.600 m²’dir. Yan bina ve bahçelerle toplam alanı 110.000 m² yi bulur. Şimdi Swissotelin bulunduğu yer bir zamanlar sarayın bahçesi iken, İnönü Stadının olduğu yer ise bir zamanlar saray atlarının ahırı idi. Sarayda; 285 oda, 43 büyük salon,82 koridor, 64 hol, 68 tuvalet,6 büyük Türk hamamı, 9 özel banyo, 3 mutfak ve 1427 pencere mevcuttur.

2006 yılında Çin ve Güney Kore’ye sarı kar yağdı.

Kanada, yeryüzündeki yüzey tatlı sularının %10’una sahipken, dünya nüfusunun%1’inden azını barındırır.

Kıtaların tamamı düzleştirilip, toprakları denizlere doldurulsa 2700 metre yüksekliğinde su kütlesi ortaya çıkar.

Dünyada en fazla kongre yapılan şehirler arsında; Barcelona, Viyana, Singapur, Berlin ve Hong Kong ilk sırayı almaktadır.

Türkiye’nin en yüksek çağlayanı 166 metre ile Artvin’in Yusufeli ilçesindeki Çilo çağlayanıdır.

Çam fıstığı Türkiye’de tatlı ve pilavlarda kullanılırken, Avrupa’da at yeminden gıda ve sağlık sektörüne kadar pek çok alanda kullanılmaktadır. Türkiye’de yıllık 1500 ton üretimi bulunan ve yoğun olarak Muğla ve Aydın çevresinde üretilen çam fıstığı Bergama’ya bağlı Kozak köylerini zengin etti. Kozak yaylası çevresindeki çam fıstığı yetiştiricisi 16 köy, yıllık 1000 tonluk üretimi ile Türkiye’nin en zengin köyleri arasına girdi. Bu köylerde kişi başına gelir 14.000 euro seviyesinde.

Satınalma gücünde Lihtenştayn ( %225 ), Lüksemburg, İsviçre, Avusturya ve ABD başı çekerken, Türkiye ( % 30 ) ile sonlarda yer almaktadır.

Kullanılmayan kurtlu meyve ve tarım ürünleri ekolojik tarımda gübre olarak kullanılmaktadır.

Meyve kabukları ilaç ve reçel sanayinde kullanılmaktadır.

Günümüzde dünyada 1.19 milyar baş koyun vardır. Türkiye’deki koyun sayısı ise 45 milyon civarındadır.

Ihlamur ağacının odunu çok hafif olduğundan model uçaklar gibi hafif olması istenen eşyalar ıhlamur kerestesinden yapılır.

Kestane ağacının kerestesi yaklaşık 500 yıl dayanır. Bu nedenle Karadeniz Bölgesindeki tarihi evler kestane ağacından yapılmıştır.

Bugüne kadar en hızlı rüzgâr 450 km/saat hızla ABD’nin Teksas eyaletinde gözlenmiştir.

Bütün kar taneleri altıgendir. Yani hepsinin de altı köşesi vardır. Her yağışta milyarlarca kar tanesi düşer, ancak asla birbirinin tam benzeri olan kar tanesine rastlanmamıştır.

Yeryuvarlağının katı olan dış kısmını oluşturan ve kalınlığı 5–100 km arasında değişen hareket halindeki parçalara levha denir. Bu levhalar, üst mantonun daha akıcı ve yumuşak katmanı olan astenosfer üzerinde hareket halindedir. Bunlar; Kuzey Amerika, Avrasya, Karayipler, Afrika, Arabistan, Filipinler, Pasifik, Kokos, Güney Amerika, Avustralya-Hindistan, Nazka veAntarktika levhalarıdır.

Michel Foucaultun Görüşleri - Filozofun Cevapları

Michel Foucault- Filozofun Cevapları
http://www.upei.ca/~sgreer/foucault.jpg

Kaynak:İktidarın Gözü-Ayrıntı Yayınları
"'Michel Foucault; C. Bojunga ve R. Lobo ile söyleşi; 1 Kasım 1975

Çalışmalarınızda, toplama kampı benzeri, dairevi, kapalı mekânlar etrafında dolaşıyorsunuz. Hastane, hapishane sorununu ele alıyorsunuz. Niçin bu temaları seçtiniz?
- On dokuzuncu yüzyılda ve hatta yirminci yüzyıl başında siyasi iktidar sorunu bence esas olarak devlet ve devletin önemli aygıtları sözcükleriyle ortaya atıldı. Ne de olsa devletin önemli aygıtları on dokuzuncu yüzyılda oluşmuştu. Bunlar henüz yeni, görünür, önemli şeylerdi, insanları eziyorlardı ve insanlar da onlarla mücadele ediyordu. Daha sonra, iki büyük deneyim -faşizm ve Stalinizm deneyimleri- dolayısıyla, devlet aygıtlarının altında, bir başka düzeyde, bir noktaya kadar onlardan bağımsız, sabit, sürekli, şiddetli biçimde işleyen ve toplumsal gövdenin korunmasını, istikrarını ve sağlamlığını sağlayan en azından, devletin önemli aygıtları olan adalet ve ordu gibi- tüm iktidar mekanizmasının varlığı fark edildi. Ben, zımni iktidarların, bu görünmez iktidarların, bilgi kunımlarma bağli bu iktidarların analiziyle ilgilenmeye o dönemde başladım. Eğitimdeki, tıptaki, psikiyatrideki iktidar mekanizması neydi? Bununla ilgilenen tek kişi olduğumu sanmıyorum. 1968 etrafındaki büyük hareketler bu tür iktidara karşı yönelmişti.
- Üçüncü Dünya diye adlandırılan ülkeler karsısında bu hareketlerin durumunu nasıl görüyorsunuz? Amerika Birleşik Devletleri' nde, Batı Avrupa'da bu hareketlerin sorduğu soruların ardından bir açılım görüldü. LatinAmerika ya daAfrika ülkelerinde ise siyasi ufkun kapanmasına yol açtılar. Çin'de bile, Kültür Devrimi, değişmeden değişmenin bir biçimi değil miydi?
- Sorunun "açılım" ya da "kapanma" terimleriyle konması gerekli mi bilmiyorum. Fransa'yı ele alalım: İktidar sistemlerinde gerçekleşmiş dönüşümlerin bilançosunu çıkarmak güçtür. Bu mücadeleler, henüz kazanımlarını değerlendiremeyeceğimiz kadar yakın tarihlidir. Fransa ya da Amerika Birleşik Devletleri gibi ülkelerde cinsel düzeydeki ilişkilerin denetlenme biçiminin değiştiği doğrudur. Ama bu büyük sürecin hâlâ başındayız. On dokuzuncu yüz- yılın özellikle büyük iktisadi yapılarla devlet aygıtı arasındaki iliş- kilerle ilgilendiğini, günümüzde ise küçük iktidarların ve dağınık tahakküm sistemlerinin sorunlarının temel sorunlar haline geldiğini söyleyebiliriz.

Üçüncü Dünya'ya gelince, burada sorunun farklı tarzda konduğu kanısındayım. Başka bir iktidar sorunu ortaya atılıyordu: Ulusal bağımsızlık sorunu. Tunus gibi (o dönemde oradaydım) bazı Kuzey Afrika ülkelerinde olup biten budur; okul ve üniversite iktidarına karşı mücadelenin, belli bir noktaya kadar, Fransa ve Amerika Birleşik Devletleri'nde olup bitenle bir yakınlığı olduğu açıktı. Bir farkla: Tunus'ta, öğretim Fransız kökenli eğitmenler tarafından Fransızca olarak yaptırılıyordu; sonuç olarak, ortadaki sorun aynı zamanda yeni-sömürgecilik ve ulusal bağımsızlıktı. Hükümete saldırı hükümetin otoriter yöntemlerine karşı saldırıydı, aynı zamanda yabancı çıkarlara bağlılığına ve bağımlılığına da karşıydı. Böylece, Üçüncü Dünya'da otorite-karşıtı bu mücadele anında genel siyasi mücadelenin içine yeniden dahil oldu, böylece spesifıkliğini yitirdi.
- Üçüncü Dünya ülkelerinin en acil görevlere -ulusal bağımsızlık mücadelesi, azgelişmişlikle mücadele- atfettikleri bu öncelik, "küçük iktidarlar"a (okul, tımarhane, hapishane) ve diğer yaygın tahakküm biçimlerine (Beyazların Siyahlar üzerindeki, erkeklerin kadınlar üzerindeki tahakkümüne) kar,sı mücadeleleri boğma eğilimi göstermez mi? Yoksa, tüm bu mücadeleler eş zamanlı olarak sürdürülebilir mi?
- Bu, hepimizin uğraştığı bir sorundur. Farklı türdeki bu mücadeleler arasında bir önem hiyerarşisi oluşturabilir miyiz? Bu mücadeleler için bir kronoloji oluşturabilir miyiz? Bir döngü içinde kalıyoruz: Büyük geleneksel mücadeleler ifade ederek (ulusal kurtuluş, baskıya karşı mücadele vs.), toplumsal gövdenin dokusu düzeyindeki mücadelelere ayrıcalık tanımak, "yön saptırıcı" bir manevra olmaz mı? Diğer yandan, bu sorulan sormamak en ileri grupların içinde bile benzer hiyerarşilerin, otoritelerin, bağımlılıkların, tahakkümlerin sürmesine yol açmaz mı? Bizim kuşağımızın sorunu budur.

- Gazeteci Maurice Clavel, kısa süre önce yayımlanan otobiyografısinde -Ce que je crois'- Foucault'nun onu soldan kopardığını söylüyor, ama Foucault solcu olmaya devam ettiği, kopmaya yo1 açacak adımı atmadığı için üzülüyor. Sartre'ın niçin Maoistlerin yanında yer aldığı ve özellikle niçin tarihi bir Hegelci gibi düşündüğü anlaşılabilir; ama Foucault'nun solcu olması nasıl mümkün olabilir?
- Bu doğru sorulmuş bir soru mudur? Benim uzun süredir ilgilendiğim kimi konularla solun niçin birdenbire ilgilenmeye başladığını sormak daha doğru olmaz mı? Ben, delilikle, kapatılmayla, daha sonra da tıpla, bu kurumların alttan alta destekleyen iktisadi ve siyasi yapılarla ilgilenmeye başladığımda beni şaşırtan şey, geleneksel solun bu sorulara en ufak bir önem bile vermemesiydi. 0 dönemde benim bakış açılarımı hiçbir sol rapor, inceleme ya da dergi ne zikretti ne de eleştirdi. Bu sorunlar onlar için yoktu. Bunun bir dizi nedeni vardı: Nedenlerden biri, sol bir düşüncenin geleneksel göstergelerini taşımıyor olmamdı kuşkusuz, sayfaların altında "Marx'ın dediği gibi", "Engels'in dediği gibi", "deha Stalin'in dediği gibi" ibareler yoktu. Fransa'da insanlar solcu bir düşünceyi tanımak için hemen sayfa sonundaki notlara bakarlar. Ama işin en ciddi yanı, Fransız solunun bu sorunları siyasi bir analize layık görmemesiydi. Fransız soluna göre siyasi çalışma, Marx'ın metinlerinin okunmasından ya da yabancılaşma teorisinden ibaretti. Psikiyatri asla sorun olarak görülmüyordu. Ancak -tamamen Marksist düşüncenin zaferinden ibaret olmayan, tersine bu düşünceyi gerçek anlamda sarsmış olan- 1968'den sonra bu sorunlar siyasi düşünce- ' ye dahil oldu. Benim yaptıklarımla ilgilenmeyen insanlar aniden beni incelemeye başladılar. Ve ben, kendi ilgi merkezimi değiştirmek zorunda kalmadan onların yanına sürüklendiğimi gördüm. Beni ilgilendiren sorunlar, 1968'den önce sol bir siyaset için uygun görülmüyordu. Şöyle de diyebilirseniz: Beni ilhak ettiler ya da ben belli bir andan itibaren yaşama hakkına sahip oldum.

-Batı bilgisinin arkeolojisine dair çalışmanızda Marx 'ın yeri, David Ricardo ile karşılaştırıldığında çok mütevazı. Döneminin yapı öğelerinden biri yalnızca. Kelimeler ve Şeyler adlı kitabınıza göre ise, Batı bilgisinin derin düzeyiııde Marksizm hiçbir gerçek kopma yaratmadı. Neden Marx 'a onun bu denli tartışılmasına, yok sayılmasına ya da sorgulanmasına yo1 açacak bir önemi bugüne dek atfedegeldik?

-Önce bir şeyi kesinleştirelim. Kelimeler ve Şeyler'de yapmak istediğim şey, Batı bilgisinin derinlerine inip genel bir arkeolojisini yapmak değildi. Esas olarak yaşamla, dille, emekle ve iktisatla ilgili bazı ampirik bilgi alanlarının doğuşunu görmek istiyordum. Hepsi bu kadardı. Batı kültürünün tüm genişliği içindeki bir radyografisi değildi söz konusu olan. Marx'ın, ekonomi politiğin soy- , temel kavramlarında temel bir kopma yaratmadığı kanı- sındayım. Hatta bunu benden önce biri söylemiştir: Karl Marx. Kavramlarını Ricardo'dan türettiğini bizzat Marx'ın kendisi ileri sürmüştür. Şimdi, Marksist devrimci pratiğin, Marx'ın eserine başvurarak, bir dizi dönüşüm ve dolayım aracılığıyla Batı'nın tarihine nüfuz etmiş olduğu ve on dokuzuncu yüzyıl sonundan bu yana olup biten her şeyi belirlemiş olduğu aşikârdır. Benim ortaya attığım soru çok daha sınırlıydı: Ampirik bir bilimin eleştirisi.
-Diyalektik günümüzde hâlâ hüküm sürmektedir. Tarihsel, iktisadi, sosyolojik, felsefi: incelemelerde, eleştiride mevcuttur. "Diyalektik materyalizm" in Batı kültüründeki rolü nedir?
- Güç bir soru. Teriminin tam anlamıyla "diyalektik materyalizm" -yani, tarih yorumu, felsefe, bilimsel ve siyasi yöntembilim- pek bir şeye hizmet etmemiştir. Siz, diyalektik materyalizmi kullanan bir bilim insanı gördünüz mü hiç? Komünist Parti, taktiğinde, diyalektik materyalizmi uygulamaz. Ama diyalektik materyalizmin önemli bir referans oluşturduğu açıktır. Bizi belli bir noktaya kadar, en azından söylemde, ona başvurmak zorunda bırakan statüsü, göstergeleri, ritüeli nedir? Bu bir sorundur.

Diyalektik materyalizm, siyasal ve polemik kullanımları önem taşıyan, evrensel bir gösterendir; o bir işarettir, ama onun pozitif bir araç olduğu kanısında değilim. Bir örnek vereceğim. Bir yıl kaldığım Polonya'daki üniversitelerde, cumartesi günleri zorunlu diyalektik materyalizm dersleri vardı, tıpkı Hıristiyan liselerindeki din dersleri gibi. Bir gün, bilim öğrencileri de edebiyat öğrencileri gibi bu dersleri izlemek zorunda mı, diye sordum. Profesör (Komünist Parti'ye oldukça yakın biriydi) yanıtladı: Hayır, bilim öğrencileri güler böyle bir şeye...
Buradaki konferanslarınızdan birinde, günah çıkarma bakımından zengin bir itiraf toplumunda yaşadığımızı kanıtlamaya çalışıınız. Hıristiyan günah çıkarma var, komünist günah çıkarma, yazarın günah çıkarması, psikanalitik günah çıkarma, adli günah çıkarma, vb. var. Bu farklı günah çıkarmaların yapısı aynı mıdır?
- Hayır. Üstünkörü bazı Reich yorumlanyla giriştiğim bir polemik dolayısıyla göstermeye çalıştığım şey, aşırı utangaç, ahlâkçı bir çağda, sansür çağında bulunmadığımızdır; ahlâkçılığın ve sansürün etkileri, daha temel bir şey olan itiraf' karşısında yanaldır. Genel anlamda itiraf, öznenin tahakküm altında olduğu, kısıtlı olduğu ve itiraf yoluyla değiştiği bir durumda, kendi hakkındaki söy- leminden oluşur.
İtirafın bu biçimsel tanımı belirtilen çeşitli günah çıkarma durumlarını kapsayabilir. Ama örneğin, sözcüğün tam anlamıyla Hıristiyan günah çıkarmasında itiraf edilen şey ile on yedinci yüzyıldan itibaren vicdan yönlendiricisine itiraf edilen şey arasında var olan farkı ayrıntılanyla analiz etmeyi daha önce denemiştim. Birbi- rine bağlı iki Hıristiyanca biçim. İkincisi, istiğfara yönelik günah çıkarmanın genelleştirilmesidir, ama tamamen farklı özelliklere ve ayrı hedeflere sahiptir.
-Hıristiyan günah çıkarması ile Parti'ye yapılan günah çıkarma arasındaki bu yakınlığı bir Marksist siyasal olarak "tehlikeli" görebilir.

- Eminim.
-İtiraf tanımınızı biraz daha açarak bu konuyu açıklığa kavuşturabilir misiniz?
- Hukuk sistemlerinin çoğunda kişinin kendi aleyhine söyle- diklerinin bir kanıt oluşturması tuhaftır. Kendi aleyhine tanıklığı yasaklayan Britanya hukuku bunun bir istisnasıdır. Fakat diğer sis- temlerin büyük çoğunluğunda, bir kişi kendine zarar veren bir şey söylediği andan itibaren, bu şey ancak doğru olarak kabul edilebilir. Bu bir postulat oluşturur. Kişinin bir başkasını kurtarmak için ya da kendini bir başka suçtan muaf tutmak için bir şeyi üstlenmeye çalışıyor olduğu bir durumu hayal etmek zor değildir.

İkinci olarak, işkence ve itirafa yakın diğer teknikler, kişinin kendine karşı, hiç bir hakikat değeri taşımayan tanıklıklarını elde etmeyi sağlayabilir.

Bizim hukuk sistemimiz itirafa öyle bir kanıt değeri yükler ki, iş işten geçtikten sonra onu düzeltmek ya da inkâr etmek güçtür. İtirafın zorbalıkla, vahşice elde edilmesinin alışılmış bir polisiye pratik olduğu ve adaletin, genel olarak, bunu görmezden gelerek bilmiyormuş gibi yaptığı doğru olsa bile, günah çıkarmaya böyle bir ayncalık tanıyan hukuk sisteminin, ne pahasına olursa olsun itiraf elde etmekten ibaret bu pratiğin az da olsa suç ortağı olduğu doğrudur.

Adalet ile polis arasına olabilecek en büyük ayrımı koyan bir varsayım, en azından Batı Avrupa'da pek yaygındır: Kokuşmuş kişiler her zaman polisten çıkar ve soylu, saygın ne varsa adaletten gelir. Doğruyu söylemek gerekirse, sistemin talihsizliği, adalet ile polis arasında zımni bir anlaşma olmasıdır ve bu polisiye pratikle sık sık kışkırtan şey, kuşkusuz adalettir.
-İşkence nedir?
- Sözcükleri zorlayarak, işkencenin bir "soylu" kullanımının bir de pis kullanımının olduğunu söyleyebilirim. Örneğin, ortaçağın hukuk pratiğinde, on sekizinci yüzyıla kadar işkence, sanık- tan itiraf elde etmeye çalışılan hakiki bir ritüeldi; ama oldukça kodlandırılmış bir ritüeldi. İşkence, celladın ellerinde "serbest" değildi. Cellat bazı kurallara uymak ve ihlal etmemesi gereken bazı sınırlara saygı gösternıek zorundaydı. On dokuzuncu ve yirnıinci yüzyılın icat ettiği şey, "vahşi" işkencedir. Her türlü yöntemi kullanan ve ne kadar gerekli görülürse o kadar uzun süre başvurulan işkencenin itirafı söküp alması gerekiyordu. Bu polisiye işkencedir, hukuk dışıdır ve sonuç olarak, engizisyonun kullandığı ünlü işkenceden son derece farklıdır.
- Geçen yüzyılda köleliğin sürdüğü ülkelerde suçlayıcının sanığın bedeni ile özellikle acımasız ve farklı bir ili,ski kurduğunu düşünüyor musunuz? Çünkü belki de bu durumda, işkence gören kişi, insan olarak değeri sıfıra eşit biriydi.

- Elbette. Klasik antikçağda, Yunan'da ve Roma İmparatorluğu'nda, özgür bir yurttaşa işkence yapma hakkı yoktu. Buna karşılık, kölenin işkence görmesi meşru ve alışılmış bir pratikti. Sanki köle �hakikati söyleme�yemuktedir değilmiş gibi ve sanki insanlar bu hakikati ondan şiddet kullanarak bulup çıkarmaya mecburmuş gibi
. Antikçağın verdiği bir hak olan, köleye işkence yapma hakkı on altıncı yüzyılda yeniden inşa edilen köleci uygulamalarda yeniden görülecektir
- Köle hakikati söylemeye muktedir olmadığı için söylemediğinden, bu pratik bir tür paternalizmle birlikte görülmüyor muydu?
Hayır, bence daha önemli olan şey, bedenin mülkiyeti sorunudur. Kölenin bedeni kendine değil de efendisine aitse eğer işkence de tıpkı kölenin öldürülmesi gibi (bu meşru olmasa da) olanaklıdır. Bu durumda mülkiyet ilişkisi paterfamilias mülkiyet ilişkisinden daha önemlidir. Kullanma ve kötüye kullanma hakkıdır bu, jus utendi et abutendi.

- İtiraf ve iktidar ilişkileri hakkındaki genel analiziniz komünist ülkelerdeki iktidarların tümüne, örneğin SSCB ve Çin'e de uygulanır mı?
- Çin'i bir yana bırakmak isterim: Çok az insan çok az şey bilmektedir Çin hakkında. Ya da: Çok az insan Çin'i çok iyi bilmektedir. Bunu dedikten sonra, yanıtım evettir. Bu nedenle benim çalışmam tehlikeli olarak değerlendirilebilir. Ama bu tehlikeyi göğüslemek, bu riski kabullenmek gerektiği kanısındayım. Bu iktidar ilişkileri, en azından bu ilişkilerin belli başlı öğeleri her yerde mevcuttur. Büyük davalarda görülen itirafın bizim hukuk kurallarımıza, itirafa atfedilen siyasi ve ahlâki öneme tamamen yabancı olduğu kabul edilemez. Daha kesin bir biçimde: Siyasi etkileriyle, Sovyet iktidarı karşısındaki siyasi köleliğiyle psikiyatrik iktidarın, on dokuzuncu yüzyıl boyunca Batı Avrupa'da işlediği şekliyle psikiyatrik iktidara akraba olduğunu söyleyebilirim. Örneğin 1870 Paris Komünü sonrasında olup biteni ele alalım. Bazı siyasi muhalifler, daha açık olamayacak biçimde, "deli" diye tımarhaneye gönderilmişti.
Arthur London�un itirafında beni en çok etkileyen ve spesifik, Doğu Avrupa� da kullanılan yöntemlere özgü bir durum olarak düşünülen şey, (tüm dünyada karşılaşılan) işkencenin kullanımından çok yargılama güldürüsündeki gösteriştir. İnanılmaz bir ,şatafat; ve aynı zamanda eğer sanık kendisine ezberletilmiş günah çıkarmayı unutmaya karar verirse bir düğme radyo yayınına ara vermektedir
.
- Yargının hilesi... İngiliz hukukunda ve Napoleon hukukunda yargı ritüeline, günümüzde Doğu Avrupa'nın sosyalist ülkelerinde görüldüğü gibi bir soytarılık haline dönüşebilecek kadar aşın ve ciddi bir rol atfedilmiştir. Bizim bir davaya hile katma biçimimiz farklıdır: Biz, yargılama prosedüründe hile yaparız, sanığı intihara iteriz. Fakat, Sovyetlerin kendilerini vakfettikleri bu tamamen teatral hileye asla erişemeyiz. Niçin? Çünkü onlar yargı ritüeline bizden daha fazla ciddiyet gösterirler -çünkü bu ritüeli gazetecilerin, yabancı gözlemcilerin, vs. gözleri önünde sonuna kadar sürdürme amacı güderler ya da buna hiç önem vermezler ve bu nedenle her şeye izin verirler. Her ikisinin de doğru olması mümkündür, yani yargı ritüeline hiç önem vermemekle birlikte burjuva semboliği ve ritüelini yine de kendi iktidar uygulamalarına yeniden dahil etmeyi denemeleri... Büyük davalar Stalinist mimariyle ya da sosyalist gerçekçilikle ilişkileri içinde görülmelidir. Sosyalist gerçekçilik, bütün olarak ele alınan Batı resminin tam anlamda dengi değildir ama 1850'nin akademik ve şatafatlı resmini inanılmaz ölçüde hatırlatır. Bu, Marksizmin doğuştan gelen bir kompleksiydi: 1850'nin muzaffer burjuvazisininkine tıpatıp benzer bir sanata, ifade biçimlerine ve toplumsal seremoni kurallarına sahip olmayı her zaman hayal etti. Stalinci neo-klasisizmdir bu.
- Sizin çalışmanızda sanki devletin ayrıcalıklı bir yeri var. Devlet, tarihsel-kültürel formasyonları anlamak için ayrıcalıklı bir mercii temsil etmektedir. Devletin dayandığı olabilirlik koşullarını belirtebilir misiniz?

-Devletin beni ilgilendirdiği doğrudur, ama beni sadece ayrımsal olarak ilgilendirir. Bir toplumun içinde işlemekte olan -ve bu toplumda bir sınıfın, seçkin bir zümrenin ya da bir kastın hegemonyasını sağlayan- iktidarlar bütününün, tümüyle devlet sisteminde ifade bulduğunu sanmıyorum. Adli, askeri ve diğer kurumlarıyla birlikte devlet, bu temel yollardan farklı, başka kanallardan geçen tüm iktidar ağının garantisini, temel çatısını temsil eder yalnızca. Benim sorunum, toplum içindeki farklı iktidar düzeylerinin ayrımsal bir analizini gerçekleştirmektir. Sonuç olarak, devlet önemli bir yer işgal eder, ama üstün bir yer değil.

- İngiltere'nin ve Amerika Birlesik Devletleri'nin tersine, Fransa'da anti psikiyatrik incelemeler niçin Laiııg, Bettelheim ya da Cooper gibi doktor olan biri tarafından değil de olmayan biri tarafından başlatıldı?
- Yanıtlaması güç. Ama bir varsayımda bulunabilirim (Amerika Birleşik Devletleri ve İngiltere'yle ilgili ayrımsal bir inceleme- ye girişmek gerekirdi). Fransa'da, hastanenin, tımarhanenin ve psikiyatri pratiğinin sorgulanması eskiye dayanır. Özellikle savaş döneminde, Saint-Alban adlı bir hastanede, iç savaş sırasında anti-psikiyatri deneyimleri yapmış ve Fransa'ya sığınmak zorunda kalmış İspanyol doktorlar bu araştırmalara başladılar; Saint-Alban'da yetişen genç psikiyatrlar anti-psikiyatrinin bazı yöntemlerini benimsediler ve başka hastanelerde kimi reformlar yapmayı denediler. Ama tüm bunlar çok sınırlı kaldı. Bu inisiyatifler niçin daha öteye gidemedi? Çünkü Fransız psikiyatrlar, doğrudan ya da dolaylı olarak yönetime, hastanenin idari ve adli sorumlularına bağlıydılar. Bu iktidarın uygulayıcıları oldukları için, tıbbi iktidar adına idari iktidarı eleştirecek durumda değillerdi; tıpkı tıbbi iktidarı hem tıptan hem de yönetimden bağımsız bir düşünce adına eleştiremedikleri gibi. Tıbba ve yönetime karşı çıkabildiler, ama bunu ne birinden ne de diğerinden bağımsızlaşarak yaptılar. Söylediklerim biraz şematik, ama bu sorunları ortaya atabilecek birinin "dışarıdan" biri olması gerektiği kanısındayım.

Akıl hastalıklarının kurum dışı, hastane dışı, psikiyatri kliniği dışı tıbbı olan psikanaliz Fransa'da her zaman seçkin, zengin, vb. bir zümrenin tıbbı olarak kaldı ve hâlâ öyledir. Bu zümre, psikiyatrinin sorunlarını, tekniklerini hastane çerçevesi- ne taşımayı -şu son yıllar dışında- her zaman reddetmiştir. Psikiyatrik iktidar sorununu ortaya atabilirdi, ama yapmadı; kendi iktidarını sakince işletiyordu.

- Size göre psikanalist bir bilgi teknokratı olarak, kurbanını cinselliğinden söz etmeye zorlayan baskıcı iktidarın bir aracı olarak ortaya çıkıyor. Böyle bir canavar yıkılmalı mıdır yoksa yeni bir tür klinik hekimi hayal edilebilir mi?

- Söylediklerimi fazla zorlamamak gerekir. Hayır, doğruyu söylemek gerekirse, psikanalizin işleyişini henüz yakından incelemedim. Benim söylediğim şey, Freud'un ve psikanalizin, cinsellikten söz ederken, teknikleri sayesinde öznenin cinselliğini ortaya çıkartırken, su götürmez biçimde bir özgürleşme eseri gerçekleştirdiğini varsaymanın tehlikeli olduğudur. Özgürleşme metaforu, psikanalitik pratiği tanımlamak için uygun görünmüyor bana. İtirafın ve cinsellik itirafının arkeolojisini yapmayı ve psikanalizin temel tekniklerinin (özgünlük sorunu önemli değildir) bir iktidar sisteminin içinde nasıl önceden var olduğunu göstermeyi denemiş olmamın nedeni budur. Batı'nın, cinselliğin ifade edilmesini bastırmış, yasaklamış, sansür etmiş bir uygarlık olduğunu düşünmek de yanlıştır. Tersine: Ortaçağdan beri cinsellik itirafı elde etmeye yönelik sürekli bir talep vardı. Cinselliğin söylem biçiminde ortaya çıkması için baskı vardı: Günah çıkarma, vicdan yönlendirilmesi, pedagoji, on dokuzuncu yüzyıl psikiyatrisi, psikanalizi önceleyen ve psikanalizin kendini bu tekniklere göre konumlamasını sağlayan teknikler. Kopuş durumunda değil, süreklilik durumundaki bir konumlanma.

-Fakat, sizin dediklerinize bakılacak olursa, hasta psikanalist ilişkisi, iktidarın bakışımsızlığına bağlı olarak her zaman eşitsiz bir ilişki değil midir?

- Kuşkusuz. Psikanaliz seansı içinde cereyan eden iktidar uygulamasının incelenmesi gerekir, bu asla yapılmadı. Psikanalist ise, en azından Fransa'da, bu işleyişi reddetmektedir. Analiz yatağıyla koltuk arasında, yatan ile oturan arasında, konuşan ile uyuklayan arasında olup bitenin bir arzu sorunu, bir gösteren sorunu, bir sansür, üst-ben sorunu, öznenin kendi içindeki iktidar sorulan olduğunu kabul etmekte, ama asla psikanalistle hasta arasında bir iktidar sorunu olduğunu kabul etmemektedir.
- Lacan , psikanalistin iktidarının, psikanalist hastaların mesajlarının mürevazı bir tercümanı değil, dogmatik bir hakikatin sözcüsü olduğunda ortaya çıktığı kanısındadır. Sizi bu tavırdan ayıran nedir?
- Bu soruya, sorulduğu düzeyde ve
Lacan 'ın soruyu bana soranın ağzından konuştuğu düzeyde yanıt veremem. Ben psikanalist değilim. Ama benim dikkatimi çeken şey, psikanalistler psikanalitik pratikten söz ettiklerinde, asla görülmeyen bir dizi unsurun da var olduğudur: Seansın fıyatı, uygulamanın toplam ekonomik bedeli, tedaviyle ilgili kararlar, kabul edilebilir olanla olmayan arasındaki sınır, iyileştirilmesi gereken ile bunu gerekli kılmayan arasındaki sınır, norm olarak aile modeli ya da yeniden başlama sorunu, Freudcu ilkenin kullanımı: Buna göre, sevişemeyen ya da çalışamayan kişi hastadır; tüm bunlar psikanalitik pratikte mevcuttur ve bu pratik . üzerinde etkilidir. Psikanalitik pratiğin sorgulamadan yönettiği bir iktidar mekanizması söz konusudur. Basit bir önıek: Homoseksüellik. Psikanalistler homoseksüelliği üstünkörü ele alırlar. Bir anormallik mi söz konusudur? Bir nevroz mudur bu? Psikanaliz bu durumu nasıl manipüle eder? Doğruyu söylemek gerekirse, psikanaliz, kendi dışında oluşmuş bulunan ama ana hatlarını geçerli kabul ettiği cinsel bir iktidarın parçası olan bazı sınırlan kabullenir.
-Psikanalistler, hiç psikanaliz yaptırmadan psikanaliz hakkında konuşan filozofları genellikle eleştirirler. Siz psikanaliz yaptırdınız mı?
- Eğlenceli bir soru, çünkü şu anda psikanalistler beni psikanalizden söz ermemekle suçluyorlar. Doğrusu, ben, on dokuzuncu ~ yüzyıl sonunda ve yirminci yüzyılda olup biten bir şeyler üzerinde ~ odaklanan bir dizi inceleme yapmak üzereyim: Deliliğin tarihi, cinsellik bilgisi, Freud'a kadar uzanan bir soybilim. Onlar,
Freud 'dan söz etmemenin ikiyüzlülük olduğunu söylüyorlar. Şimdi de siz batıda psikanalitik pratikten söz etme hakkımı tartışma konusu edeceklerini söylüyorsunuz. Aslında psikanalizden söz etmek isterim, belli anlamda söz ediyorum da, ama ben psikanaliz hakkında "dışarıdan" söz etmek istiyorum. Aslında Freud'un kendisinin kurduğu eski bir tuzağa düşmemiz gerektiğini sanmıyorum; buna göre, söylemimiz psikanalitik alana nüfuz ettiği anda, psikanalitik yorumun tahakkümü altına girecektir. Psikanalitik kurum karşısında dışsal bir konumda kalmak, onu kendi tarihi içine, kendisini alttan alta destekleyen iktidar sistemleri içine yeniden yerleştirmek istiyorum. Freud 'daki arzu kavramı iyi tasarlanmış değil ya da Melanie Klein 'ın parçalanmış bedeni bir saçmalıktır demek için asla psikanalitik söylemin içine girmeyeceğim. Bunu asla söylemeyeceğim. Ama bunu asla söylemeyeceğimi söylüyorum.
-Ya Deleuze 'ün katkısı?
- Onun çalışmasında beni ilgilendiren şey, esas olarak, psikanalizin içinde, psikanalizin söylemediği şeye yönelmesidir: Psikanalitik pratik, Oedipusçu üçgenin farklı kutuplan arasında arzuyu yeniden dağıtacak bir güç gösterisini nasıl oluşturur? Psikanalizin "ailevileşmesi"
Deleuze 'ün çok güçlü bir şekilde gösterdiği bir işlemdir, bu onun arzu teorisyeni olarak içeriden yaptığı bir eleştiridir, ben ise iktidar tarihçisi olarak bunu ancak dışarıdan yapabilirim.
Günümüzde eleştirinin görevleri nelerdir?
- Eleştiriden ne anlıyorsunuz? "Eleştiri" sözcüğüne ancak bir Kantçı genel bir anlam atfedebilir.
-Dün, düşüncenizin esas olarak eleştirel olduğunu söylediniz. Eleştirel bir çalışma ne anlama gelir?
Bilgiye bağlı dogmatizmin tüm etkilerini ve dogmatizme bağlı bilginin tüm etkilerini mümkün olduğunca, yani en derin ve genel biçimde açığa çıkarma girişimi diyebilirim.
-Deleuze'ün sizin hakkınızda bir sözü var: "Kitaplarınız ve bazı pratikler aracılığıyla temel bir ,şeyi -başkaları için konuşmanın aşağılık bir,şey olduğunu- bize öğreten i1k kişi"nin siz olduğunu söylüyor. Egzotizm kategorisini kullanan egzotizm üzerine söylemin iktidarı işletmenin yaygın bir biçimi olup olmadığını size sormak istiyorum. Bu da başkaları için konuşmanın bir biçimi değil midir? Ne de olsa, yalnızca moda ya da turizm söylemi değil, siyasa1 söylem bile egzotizm kategorisini kullanıyor...
- Başkalarının konuşmasını engelleyen bir eleştiri yapmak, kendi adıma bir anlık ve hakikat terörizmi uygulamak istemiyorum. Başkaları adına konuşmak ve onların söylemeleri gereken şeyi daha iyi söylediğimi iddia etmek de istemiyorum. Benim eleştirimin hedefi, başkalarının söz hakkına sınır getirmeden onların konuşmasını sağlamaktır. Sömürgecilik döneminden bu yana başkalarından büyük bir maharetle söz etmiş ve onları egzotik -kendi hakkında söylemde bulunamayan kişi- haline getirmiş emperyalist bir söylem vardır. Devrimci evrenselcilik sorununa bu sorun da eklenebilir. Avrupalılara göre ve belki de özellikle Fransızlar için, devrim evrensel bir süreçtir; on sekizinci yüzyıl sonu Fransız devrimcileri tüm dünyada devrim yapmayı düşünüyorlardı ve bu mitten günümüze kadar kurtulamadılar. Proletarya enternasyonalizmi, bu projeyi bir başka düzlemde yeniden başlattı. Oysa yirminci yüzyılın bu ikinci yansında devrimci süreç yalnızca milliyetçilik çerçevesinde söz konusu olmuştur. Evrensel devrimin kimi teorisyen ve militanlarının rahatsızlığı da buradan kaynaklanır. Onlar evrensel söylemin emperyalizmini ya da belli bir egzotizmi benimsemek zorunda kalmışlardır.

-Kitlelerin aldatılmadığını, ama belli bir dönemde faşizmi arzuladıklarını söyleyen Reich'ın cümlesi ne anlama gelmektedir? Baskıcı bir iktidar nasıl arzulanabilir?
- Bu önemli bir sorun. Dahası, iktidarı baskı terimleriyle düşünürsek eğer endişe verici bir sorun. İktidar sansür uygulamakla, yasaklamakla kendini sınırlandırıyorsa eğer onu sevmek nasıl mümkün olabilir? Ama iktidarı güçlü kılan şey, temel işleyişinin olumsuz düzlemde olmamasıdır: İktidarın olumlu etkileri vardır, bilgi üretir, zevk yaratır. İktidar sevimlidir. Eğer yalnızca baskıcı olsaydı, ya yasağın içselleştirilmesini ya da öznenin mazoşizmini (sonuçta ikisi de aynı şeydir) kabul etmemiz gerekirdi. Bu noktada özne iktidara dahil olur.

-Peki ya efendi-köle ilişkisi? Kölenin özgürlüğü reddetmesi de aynı şekilde açıklanamaz mı?

- Efendi-köle diyalektiği,
Hegel 'e göre, efendinin iktidarının kendi işleyişi sonucu içinin boşaldığı bir mekanizmadır. Benim göstermek istediğim şey ise tersidir: İktidar kendi işleyişinden güç alır; kaçamak biçimde diğer tarafa geçmez. Avrupa, 1831'den bu yana, kapitalizmin yıkılışının bir sonraki on yıl içinde olacağını düşünmekten vazgeçmedi. Marx'tan çok önce bu böyleydi. Ama kapitalizm hâlâ mevcut. Kökünün asla kazınamayacağını söylemek istemiyorum. Söylediğim tek şey, kapitalizmin yıkılışının bedelinin bizim hayal ettiğimiz şey olmadığıdır. Ve iktidar sistemlerinde bir aktarım gerçekleştirmek, iktidarı bir kasttan diğerine, bir bürokrasiden diğerine aktarmak -Çarlık bürokrasisinin durumu buydu, işin doğrusu, dönüşümlerle nitelik değiştirmişti- kapitalizmi yıkmak değildir.
-İnsan nedir? Var mıdır?
- Elbette vardır. Ortadan kaldırılması gereken şey, on sekizinci yüzyıldan bu yana bazı insani özleri tanımlamakta kullanılan nitelemeler, özellikler ve çökeltiler [sedimantasyonlar] bütünüdür. Benim hatam, insanın var olmadığını söylemek değil, onu geçersiz kılmanın bu kadar kolay olacağını hayal etmekti.
-Azınlıklardan, vs. yana olmak hümanizma değil midir? "Hümanist" terimini korumalı mıyız?
- Eğer bu mücadeleler, on sekizinci yüzyıl düşüncesinde oluştuğu biçimiyle insanın belirli bir özü adına sürdürülüyorsa bu mücadelelerin kaybedildiğini söyleyebilirim. Çünkü bu durumda soyut insan adına, normal insan adına, bir dizi iktidarın çökeltisi olan sağlıklı insan adına sürdürülmüş olurlar. Eğer bu iktidarların eleştirisini yapmak istiyorsak, bunu, bu iktidarlardan yola çıkarak inşa edilmiş olan insan fikri adına yapmamalıyız. Kaba Marksist olarak bütünlüklü insandan, kendisiyle barışık insandan söz ettiğimizde neyi kastediyoruz? Normal insan, dengeli insan. Peki, bu insanın imgesi nasıl oluştu? Psikiyatrik, tıbbi bir iktidar, "normalleştirici" bir iktidar ve bunun bilgisi sayesinde. Bir hümanizma adına siyasi eleştiri yapmak, karşısında mücadele ettiğimiz bu şeyi mücadele silahına yeniden dahil etmek anlamına gelir.
Çeviri:Işık ERGÜDEN
ilgi ve İktidar
"Kenryoku to chi", S. Hasumi ile söyleşi, 13 Ekim 1971de Paris'te kaydedildi

Bu son yıllarda Japonya'da eserlerinize gösterilen ilgi önemli ölçüde arttı, çünkü, Kelimeler ve Şeyler 'in dört gözle beklenen çevirisinin ardından, iki yı1 önce Gözetleme ve Cezalandırma ve kısa süre önce de Bilme İstenci 'nin bir bölümü çevrildi. Yine de, Japon entelektüel ortamlarında, eserlerinizin nesnel bir gözle okunmasını olanaksız kılan Foucault mitleri var. Bu mitler sizin kişiliğinize dair genellikle gerçeğe uygun kabul edilen fakat yanlı,r üç imgeye vasıta teşkil ediyor.

Birinci mit, tarihi ve insanı katleden, yapısalcı bir Foucault miti, bu konuyu önceki ,söyleşide konuşmuştuk.

İkincisi , yöntem adamı Foucault miti, bu mit Bilginin Arkeolojisi 'nin çevirisinin ardından Japonya'da yaygınlaştı. Edebiyatın kuskulu alanlarında dolaştıktan sonra, yöntem üzerine ciddi bir düsünceye geri dönen bu kitap nedeniyle, bir anlamda felsefenin harika çocuğu olarak ka6u1 edildiniz.

Üçüncü mit, muhalif bir Foucault miti. Hapishaneden ve mahkumlardan söz ettiğiniz için muhalif biri olarak görülüyorsunuz. Dolayısıyla, Cinselliğin Tarihi kitabınızın bir muhalefet kitabı olması bekleniyor... Bu mitler Fransa'da da var mı?

- Fransa'da yaygın bunlar, Amerika Birleşik Devletleri'nde de. İki gün önce elime bir makale geçti, çok iyi hazırlanmıştı, çeşitli kitaplarımı kronolojik sırayla art arda ele alıyor ve onları, Deliliğüı Tarihi'nden Cinselliğin Tarihi'ne kadar bence fazlasıyla nesnel bir biçimde tanıtıyordu. Tek tek kitapların imgesi yanlış değildi, ama sunumun sonunda yazarın şunları dediğini okuduğumda yine de tamamen hayrete düştüm: "Görüyorsunuz, Foucault Levi-Strauss'un bir öğrencisidir, bir yapısalcıdır ve yöntemi tamamen tarih- karşıtı ya da tarih-dışıdır!"Deliliğin Tarihi'ni, Kliniğin Doğuşu'nu, Cinselliğin Tarihi'ni, Gözetleme ve Cezalandırma'yı tarih-dışı kitaplar olarak tanıtmayı anlayamıyorum.
Yalnızca şunu ekleyeyim ki, benim yapısalcı kitabım olarak görülen Kelimeler ve Şeyler'de "yapı" sözcüğünün bir kez bile geçmediğini saptayacak tek bir yorumcu bile çıkmamıştır. Alıntı olarak belirtmemin dışında, "yapı" sözcüğü de yapısalcıların yöntemlerini tanımlamak için kullandıkları kavramlar da benim tarafımdan asla tek bir kez bile kullanılmadı. Dolayısıyla bu tamamen yaygın bir önyargı. Bu yanlış anlama Fransa'da yok olmak üzere; fakat samimi olarak söyleyebilirim ki, her şeye rağmen bu yanlış anlamalar nedensiz değildi, çünkü yaptığım şeylerin çoğu, uzun süre boyunca, benim gözümde tam anlamıyla açık değildi. Az çok farklı yönlerde aradığım doğrudur.

Elbette, bir tür ana akış yönü çizilebilir. Birinci kitabım deliliğin tarihiydi, yani hem tıbbi bilgi tarihinin bir sorunuydu, hem de tıbbi ve psikiyatrik kurumların tarihinin sorunu. Buradan genel olarak tıp analizine ve tıbbın modernliğinin başlangıcında tıp kurumlarının analizine geçtim, ardından doğa tarihi, ekonomi politik, dilbilgisi gibi ampirik bilimlerin incelenmesine geçtim.

Tüm bunlar bir tür, mantık demeyeceğim, ilerlemedir, yan yana getirme yoluyla olsa da bu serbest ama her şeye rağmen doğruya benzer bu gelişmenin altında benim de pek anlayamadığım bir şey vardı, bu da temelde şuydu: Fransızcada dendiği gibi, beni peşinde koşturan sorun neydi? Peşinden koştuğum şeyin, bizimki gibi bir toplumda var olabilecek bilme ve bilgilerin bir tür analizi olduğunu sandım uzun süre: Delilik hakkında ne bilinmektedir, hastalık hakkında ne bilinmektedir, dünya, hayat hakkında ne bilinmektedir? Ne var ki, sorunumun bu olduğunu sanmıyorum.

 Benim hakiki sorunum,  aslında günümüzde herkesin sorunu olan iktidar sorunuydu. Altmışlı yıllara, o dönemde, örneğin 1955'te -zira ben 1955'e doğru çalışmaya başladım- olup bitenlere dönüp bakmak gerektiği kanısındayım. Aslında, yirminci yüzyılın, özümlenmemiş olan ve analiz edecek aygıta sahip olmadığımız iki büyük mirası vardı. Bu iki karanlık miras faşizm ve Stalinizmdi. Gerçekten de, on dokuzuncu yüzyıl, büyük sorun olarak, sefalet sorunuyla, ekonomik sömürü sorunuyla, bir zenginliğin oluşması sorunuyla, bizzat zenginliği üretenlerin sefaletinden kaynaklanan zenginlik sorunuyla karşılaşmıştı. Bu korkunç skandal, bunu çözümlemeyi, ellerinden geldiğince temize çıkarmayı denemiş ekonomistleri, tarihçileri düşünmeye sevk etmişti ve tüm bunların merkezinde Marksizm vardı. En azından Batı Avrupa'da -belki Japonya'da da-, yani gelişmiş ülkelerde, sanayi bakımından gelişmiş ülkelerde, iktidar aşırılığı sorununu ortaya atanın pek de sefalet sorunu olmadığı kanısındayım.

Devlet aygıtının, bürokrasinin, ama aynı zamanda da bireylerin birbirleri üzerindeki iktidarının aşırılığının, kesinlikle isyan ettirici bir şey olduğu, on dokuzuncu yüzyıldaki sefalet kadar isyan ettirici olduğu kapitalist rejimler gördük -ki, bu faşizm örneğiydi-, sosyalist ya da kendine sosyalist diyen rejimler de gördük-Stalinizm örneği-.

Marx'ın çağdaşları için meşhur işçi şehirleri, meşhur işçi kulübeleri, meşhur işçi ölüm oranları neyse, tüm bu ülkelerde karşılaşılan toplama kampları da yirminci yüzyıl için oydu. Oysa zihnimizdeki kavramsal, teorik aygıtların hiçbiri bu iktidar sorununu doğru kavramamızı sağlamıyordu, çünkü bize bu aygıtları miras bırakmış olan on dokuzuncu yüzyıl bu sorunu ekonomik şemalar aracılığıyla algılamıştı. On dokuzuncu yüzyıl bize, ekonomik sorunların çözüldüğü gün tüm ilave, aşırı iktidar etkilerinin de çözüleceğini vaat etmişti. Tüm ilave, aşırı iktidar etkileri çözülecekti.

Yirminci yüzyıl tersini keşfetti: Hangi ekonomik sorunu isterseniz çözebilirsiniz, ama iktidar '' aşırılıkları kalır. 1955 yıllarına doğru, iktidar sorunu tüm çıplaklığı içinde ortaya çıkmaya başladı. Diyebilirim ki, bu zamana kadar, 1955'e kadar, faşizm ve iktidar aşırılıkları meydana gelmişse, hatta, sonuçta, Stalinizmin aşırılıkları meydana gelmişse bile, bunun, kapitalizmin 1929'da içinden geçtiği, Sovyetler Birliği'nin 1920-1940 yıllarının güçlüklerle dolu döneminde içinden geçtiği ekonomik güçlükler nedeniyle olduğu kabul edilebiliyordu: Marksistlerin bize anlattıkları da buydu. Oysa, 1956 yılında, temel önemde olduğunu düşündüğüm bir şey meydana geldi: Faşizm Avrupa'da geleneksel biçimleriyle kaybolduğundan, Stalin öldüğünden ve 1956 yılında da Kruşçev tarafından tasfiye edildiğinden ya da sözümona tasfiye edildiğinden, Macarlar Budapeşte'de isyan ederler, Ruslar müdahale ederler ve ekonomik aciliyetlerin baskısı altında olmaması gereken Sovyet iktidarı bildiğimiz tepkiyi gösterir.

Aynı dönemde, Fransa'da Cezayir Savaşı vardır, çok önemli bu; burada da görülmektedir ki, tüm ekonomik sorunların ötesinde -Fransız kapitalizmi Cezayir'den, Cezayir'in sömürgeleştirilmesinden tamamen vazgeçebileceğini gösterdi-, temel ekonomik aciliyetlerin ötesinde, bir anlamda kendiliklerinden gemi azıya alan iktidar mekanizmalarıyla sorun vardı. Bu iktidar sorununu düşünme gerekliliği ve bunu düşünmek için kavramsal aygıt yokluğu söz konusuydu. Sanıyorum ki, aslında, biraz bilinçsiz bir biçimde, benim kuşağımın tüm insanları, ben de bunlardan biriyim, sonuç olarak bu iktidar fenomenini şöyle ya da böyle anlamayı denediler. Şimdi, esas olarak bu soruna bağlı olarak yaptığım çalışmayı geriye dönük olarak yeniden kuracağım.

Deliliğin Tarihi 'nde söz konusu edilen nedir? Akıl hastalığı konusunda oluşturulabilecek bilgi türünün ne olduğunu değil, on yedinci yüzyıldan çağımıza kadar aklın delilik üzerinde uygulamaktan geri kalmadığı iktidar türünün ne olduğunu belirlemeye çalışmak.

Kliniğin Doğuşu üzerine yaptığım şeyde de ele alınan sorun buydu. Toplum için, devlet için, gelişmekte olan kapitalizm kurumları için hastalık fenomeni, tıbbın, hastanelerin kurumlaştırılması önlemleriyle karşılık verilmesi gereken bir tür meydan okumayı nasıl yarattı? Hastalara hangi statü verildi?

Hapishane için yapmak istediğim de budur. Yani, bir dizi iktidar analizi. Diyebilirim ki,
Kelimeler ve Şeyler de, edebi denebilecek, tamamen spekülatif biçimi altında az çok budur, bilimsel söylemlerin içindeki iktidar mekanizmalarının belirlenmesidir: Yaşam üzerine, doğa tarihi üzerine, ekonomi politik üzerine bilimsel bir söylem sürdürülmek isteniyorsa, belli bir dönemde, hangi kurala uymak zorunda kalınır? Neye uymak gerekir, hangi kısıtlamaya tabiyiz, bir söylemden diğerine, bir modelden diğerine iktidar etkileri nasıl meydana gelir? Bu durum- da, yapmak istediğim şeyin özünü oluşturan temelde budur, bilgi ile iktidar arasındaki tüm bağlar, ama merkezi nokta olarak iktidar mekanizmalarını alarak, dolayısıyla bunun yapısalcılıkla hiç ilişkisi yoktur, tam anlamıyla bir tarihtir bu başardım mı, başarmadım mı, bunâ karar verecek olan ben değilim iktidar mekanizmalarının tarihi ve bu mekanizmaların işleyiş tarzıdır bu.

Açıktır ki, kuşağımın insanları gibi, benim de elimde bunu inşa etmek için yapılmış araç yok. Falanca ya da filanca nokta üzerine, çok belirgin falanca ya da filanca sektör üzerine empirik soruşturmalardan yola çıkarak bunu inşa etmeye çalışıyorum. Global ve genel bir iktidar kavrayışım yok. Kuşkusuz ardımdan gelecek birileri bunu yapacaktır. Benim yaptığım bu değil.
emek ki, sizin için esas sorun ilk kitabınızdan , Deliliğin Tarihi�nden beri , hep iktidar sorunuydu.

Doğru.

Bununla birlikte , bu sorunu ele almak için , sınıf mücadelesi ya da altyapı diye adlandırılan şeyden hiç söz etmediniz ya da ender olarak söz ettiniz. Demek ki başlangıcından itibaren , Marksist esinli analizin bu tür fenomen için işlemediğinin gayet farkındasınızdır.

- Deliliğin Tarihi 'ni ele alalım, o dönemde yöneldiğim konu. İki şey kesindi: Bir yandan, deliler bir sınıf değildir, tıpkı akıllı insanların da bir diğer sınıf olmadığı gibi. Akıl ile akıldışını ayıran çizginin her iki tarafında da meydana gelebilecek çatışmalar dizisi birbirine eklenemez. Bu açıktır, yoruma gerek yok. Yine de bunu . söylemek gerekir. Diğer yandan, müşahede altına alma [internement], psikiyatrik kliniklerin düzenlenişi gibi bazı pratik biçimlerin kurumlaşması, örneğin, bir hastaneye kapatılma ile klinikteki bir hastaya gösterilebilecek özen arasındaki farklılık; tüm bu farklılıklar, terimin Marksist anlamında sınıfların varlığına kuşkusuz yabancı değildir, fakat incelediğim alanlarda bu sınıf çatışmalarının kendini gösterme tarzı son derece karmaşıktır.

Sınıf ilişkileri ile psikiyatri kliniğinde, genel hastanede kapatma gibi bir kurumun katmanları arasında var olan fiili bağ, çok farklı, çok karmaşık, çok karışık bir yığın yol üzerinden bulunabilir.
Daha basit, daha açık şeyler söylersek: On altıncı yüzyılda, on yedinci yüzyılda, tüm Avrupa'da gelişmiş olan kapatma mekanizmalarının merkezinde işsizlik sorunu vardır, iş bulamayan insanlar, bir ülkeden diğerine göç edenler, tüm toplumsal uzam boyunca dolaşanlar. Din savaşlarının sona ermesiyle, ardından Otuz Yıl Savaşları'nın sona ermesiyle serbest kalmış bu insanlar, yoksul düşmüş köylüler; tüm bunlar, yüzer gezer, endişe verici bir nüfus oluşturur ve bunlara toplu bir kapatmayla tepki gösterilmeye çalışılmıştır, deliler de bu kapatılmaya dahil edilmiştir. Tüm bunlar çok karmaşıktır, fakat psikiyatrinin sınıf psikiyatrisi olduğunu, tıbbın sınıf tıbbı olduğunu, doktorların ve psikiyatrların sınıf çıkarlarının temsilcisi olduğunu söylemenin verimli, işlemsel olacağına inanmıyorum. Böyle yaparak bir yere varılmaz; fakat yine de bu fenomenlerin karmaşıklığını, ekonomik, vs. süreçler olan tarihsel süreçlerin içine yeniden yerleştirmek gerekir.

- Deliliğin Tarihi konusunda, altmışlı yılların basında Fransız edebiyatı üzerine arastırma yapan Japonların sizin kitabınızdan, Robert Mauzi'nin On Sekizinci Yüzyılda Fransız Edebiyatında ve Düşüncesinde Mutluluk Fikri �nden bahsettikleri gibi bahsettiklerini hatırlıyorum: delilik üzerine bir tür monotematik inceleme. Demek ki, bu kitabın on yıl sonra kapsayabileceği alan öngörülememiş. Japonya'da o dönemde, büyük kapatılma üzerine bölüm okunmuş olmasına rağmen, bunun niçin önemli olduğu tam olarak anlasılamadı.

Sabit bir yöntem saptamadan ama her zaman aynı yöne yönelmi,s olan dürünceniz kavranamadı, sizin düsüncenizde neyin önemli olduğu ve yanlı,s anlamalara yol açmış olan şeyin ne olduğu kavranamadı. Örneğin, Bilginin Arkeolojisi'nin yayımlanmasının ardından, Foucault'nun yönteminden çok söz edildi, ama as lında siz asla sabit bir yöntem belirlememistiniz...


- Hayır:
Bilginin Arkeolojisi bir yöntembilim kitabı değil. Farklı alanlara aynı biçimde uygulayacağım yöntemim yok. Tersine şunu söyleyebilirim ki, yöntem sorununu asla öne çıkarmadan, araştırmamı sürdürürken bile bulduğum ya da uydurduğum araçları kullanarak tecrit etmeye çalıştığım şey, bir nesneler alanıdır, aynı nesne alanıdır. Yine bu anlamda ben yapısalcı hiç değilim; çünkü ellili, altmışlı yılların yapısalcılarının hedefı esas olarak, evrensel olarak geçerli olmasa bile, en azından bir dizi farklı nesne için , edebi söylemler, mitik anlatılar, ikonogafi, mimari..: genel olarak geçerli olan bir yöntem tanımlamaktı. Benim sorunum kesinlikle bu değildir: Bir tür katmanı ortaya çıkarmaya çalışıyorum, modern teknisyenlerin deyişiyle arayüzeyi, bilgi ile iktidarın, hakikat ile iktidarın arayüzeyini. İşte, benim sorunum budur.

Batı toplumu gibi bir toplumun, artık buna dünya toplumu diyebiliriz, her an ürettiği hakikat etkileri vardır: Hakikat üretilir. Bu hakikat üretimleri iktidardan ve iktidar mekanizmalarından ayrı değildir; çünkü hem bu iktidar mekanizmaları bu hakikat üretimlerini mümkün kılar, bunlara yol açar, hem de bu hakikat üretimlerini kendinde bizi bağlayan, birleştiren iktidar etkileri vardır. Beni ilgilendiren şey, hakikat / iktidar, bilgi / iktidar ilişkileridir. Bu durumda, bu nesneler katmanını, daha doğrusu, bu ilişkiler katmanını kavramak güçtür; ve bunları az çok anlayabilecek genel bir teori olmadığından, benim kör bir ampirist olduğum söylenebilir, yani ben
en berbat durumdayım. Genel teorim yok, kesin aracım da yok. nesneleri ortaya çıkarmaya yönelik araçları elimden geldiğince el
yordamıyla üretiyorum, Nesneler benim ürettiğim iyi ya da kötü araçlar tarafından belirleniyor. Eğer benim araçlarım yanlışsa onlar
da yanlıştır. Keşfettiğimi düşündüğüm nesnelerle araçlarımı düzeltmeye çalışırım ve o anda, düzeltilen araç tanımladığım nesnenin tam anlamıyla bu olmadığını ortaya çıkarır, bir kitaptan diğerine bu şekilde kem küm ediyor ya da sendeliyorum,
- Araştırma tavrınızı tanımlamak için çok anlamlı bir deyim kullandınız: "Kör empirist". Ben de Bilginin Arkeolojisi hakkında bir makale yazmış ve ,söyle demiştim: "M. Foucault'nun söylemlerindeki en güzel an, bilgi-olmayan yerde bulunduğu ve düşünce ile olayların karmaşık ilişkileri karşısında güçsüzlüğünü itiraf ettiği " Bilgi-olmayan bu yer sizin cesaretinizi kıran bir eksiklik değil, sizi düşünmeye iten ve dille yaratıcı bir i1işki oluşturmaya teşvik eden, kısmen varoluşsal bir gereklilik. Bir yığın yanlış anlamaya yo1 açan şey,sizde çok spesifik olan , düşünce ve dille kurduğumuz bu ilişki. Normalde, bilinmeyen bir şeyi analiz etmeyi sağlayan bir yöntem önceden oluşturulur: Siz bu bilinen bilinmeyen ilişkisini kabul etmiyorsunuz...

- Doğru. Yani, genel olarak, bilinmeyen bir nesne için ya sağlam bir yönteme sahibizdir ya da nesne önceden vardır, orada olduğu bilinmektedir; fakat gerektiği gibi analiz edilmediği kabul edilir ve zaten bilinen, önceden mevcut bu nesneyi analiz etmek için bir yöntem imal edilir.Bunlar, yol almanın makul ve yegâne iki biçimidir. Ben tamamen akıldışı ve iddialı bir biçimde davranıyorum, mütevazılık görünümü altında, ama bu iddialılık, kendini beğenmişlik, bilinmeyen bir nesneden tanımlanmamış bir yöntemle söz etme isteği şeklindeki neredeyse Hegelci anlamda kendini beğenmişlik çılgınlığı. Bu durumda, yakıp kül ediyorum her şeyi, böyleyim ben.

O halde, cinsellik üzerine kitabınızda...

Bir şey ilave etmek istiyorum bu söylediklerimden sonra bana denecektir ki,
"Niçin konuşuyorsunuz, bir ipucunuz var mı, yok mu?" Biraz önce Stalinizm üzerine söylediklerime geri döneceğim. Günümüzde, bizim toplumlarımızda, yaptığım tercihin ve analiz etmeyi denediğim hedeflerin, analiz etmeye çalıştığım nesnelerin ve bunları analiz etme tarzımın hakiki motoru olan bir yığın soru, sorun, yara, endişe, sıkıntı var: siyaset de buna müdahale etmektedir. Sonuçta zemin, biz neysek odur -bizi kateden çatışmalar, gerilimler, sıkıntılar-, sağlam zemin demeye dilim varmıyor, çünkü tanımı gereği dinamitlenmiştir, tehlikelidir, üstünde hareket ettiğim zemin.
-Zaten, Cinselliğin Tarihi'ni yaparken iktidarlardan bu nedenle bahsediyorsunuz. Fakat, burada da, bir yanlıs anlama olabilir sanıyorum, çünkü "iktidar" sözcüğü devlet hükümranlığı nosyonuna eklenmiştir hep, hâlâ da eklenmektedir, oysa ki siz kitabınızda "iktidar" sözcüğünü bir kurum, bir yapı, bir devlet iktidarı olarak değil, tüm iktidar bilgi güç ilişkilerinin bulunduğu stratejik bir yer olarak tanımlamaya çalışıyorsunuz.. Sizin iktidardan değil de başka bir şeyden söz ettiğiniz, hakikat diye adlandırdığımız şeyden söz ettiğiniz kanısındayım; günümüz toplumunun her yerde ürettiği hakikat değil bu, fakat, çalışmanızın kurgusu yoluyla erişmeniz gereken hakikat. Yanılıyorum belki, fakat sizin tanımınız hakikat diye adlandırdığınız şeye daha uygun değil mi?

-Evet, yanılmıyorsunuz. Fransa'da da genel olarak iktidardan bir devletin varlığına ve devlet aygıtlarının işleyişine bağlı tahakküm etkileri anlaşılıyor, diyerek aynı şeyi başka biçimde söyleyebilirim sanıyorum.

İktidar: İnsanların aklına ilk gelen şey ordudur, poIistir, adalettir Cinsellikten söz edersek, eskiden zina, ensest cezalandırılıyordu; şimdi, homoseksüeller, tecavüzcüler cezalandırılıyor. Oysa, iktidar bu şekilde algılandığında yalnızca devlet aygıtları içine yerleştirilmiş olur sanıyorum, oysa ki, iktidar ilişkileri çok başka şeylerde vardır -her şeye rağmen bilinir bu, ama her zaman sonuçlan çıkarılmaz-, başka şeylerden geçer. İktidar ilişkileri bir kadınla bir erkek arasında, bilenle bilmeyen arasında, ana babayla çocuklar arasında, ailede vardır. Toplumda binlerce, binlerce iktidar ilişkisi ve sonuç olarak güç ilişkileri, dolayısıyla küçük çatışmalar; bir anlamda mikro-mücadeleler vardır: Bu küçük iktidar ilişkilerinin genellikle büyük devlet iktidarları tarafından ya da büyük sınıf tahakkümleri tarafından yukarıdan yönetildikleri, teşvik edildikleri doğru olsa da, ters yönde, bir sınıf tahakkümünün ya da bir devlet yapısının ancak tabanda bu küçük iktidar ilişkileri varsa iyi işleye bileceğini söylemek gerekir. Her bireyin etrafında, onu ebeveynlerine, işverenine, öğretmenine -bilene, kafasına falanca fikri sokana- bağlayan tüm iktidar ilişkileri demeti yoksa, devlet iktidarı olabilir mi, örneğin devlet iktidarı askerlik görevini dayatabilir mi?

Genel, soyut ve hatta şiddet içeren haliyle devlet yapısı, içimizden her birini kuşatan yerel ve bireysel tüm küçük taktikleri bir tür büyük strateji olarak kullanamazsa, burada kök salamazsa, tüm bireyleri sürekli olarak ve tatlılıkla, bu şekilde tutmayı başaramazdı. İşte! Benim ortaya çıkarmak istediğim şey, az da olsa bu iktidar ilişkileri zeminidir. İşte, devlet üzerine söylediklerinizin cevabı. Ayrıca, bu iktidar ilişkilerinin, dönemlere ve düzeylere bağlı olarak, birbirlerinden çok çok farklı yöntemler ve teknikler kullandıklarını ortaya çıkarmak istiyorum.

Örneğin polisin elbette kendi yöntemleri vardır -bunları biliyoruz-, ama aynı zamanda babanın iktidarının çocukları üzerinde işlediği yöntemlerin tümü, tüm bir prosedürler dizisi de vardır, aile içinde ebeveynlerin çocuklar üzerinde, çocukların da ebeveynleri üzerinde, erkeğin kadın üzerinde, kadının da erkek üzerinde, çocuklar üzerinde iktidar ilişkileri kurduğu bir dizi prosedür görürsünüz. Tüm bunların kendi yöntemleri, kendi teknolojileri vardır. Sonuç olarak, bu iktidar ilişkilerini, "ya bunu yaparsın ya da seni öldürürüm!" şeklinde bir tür kaba tahakküm olarak görmemek gerektiğini de söylemek gerekir.

Bunlar iktidarın aşırı durumlarıdır yalnızca. Aslında, iktidar ilişkileri güç ilişkileridir, her zaman tersine dönebilen çatışmalardır. Tamamen muzaffer olan, dolayısıyla tahakkümü sınırlandırılamayan iktidar ilişkileri yoktur. Benim, iktidarı her yere yerleştirerek, her türlü direniş imkânını dışladığım çok sık söylendi: eleştirmenler beni bununla suçladılar. Tam tersine! B

Kök hücresi nedir - Kök hücrelerinin önemi

Sihirli Kök Hücreleri


Son zamanlarda bazı hastalıkların tedavisinde kök hücrelerin kullanılabileceği yaygınlaşıyor.Bunun en önemli nedeni ise kök hücrelerinden farklı hücre çeşitlerinin geliştirilebilmesidir.
İnsan gelişiminin en ilginç evrelerinin biri olan ilk 15 günün içinde ve o günlerde yalnızca kök hücrelerden oluşan bir hücre yumağı halindeyiz.Doğana kadar aylar,bugünkü halimize gelene kadar yıllar geçer.Büyüdükçe hücrelerimiz çoğalır.Sonuç olarak trilyonlarca hücreden oluşan yetişkin bir insan haline geliriz.Ancak,hiçbir zaman trilyonlarca hücrenin tümü, anne karnındaki ilk 15 günde olduğu gibi birbirinin aynı olamaz.Oysa yaşam tek bir hücreden başlıyor.Annenin yumurtası, babanın spermiyle dölleniyor.Döllenmiş yumurta, her 36 saatte bir ikiye bölünüyor.İşte büyümenin sırrı.Bu sırrı çözmek kolay,Ama başlangıçtaki tek bir hücreden nasıl olup da bu kadar çok çeşitte hücre oluşabileceğinin sırrı da "kök hücrelerde "gizli.
KÖK HÜCRELER NEDEN ÖNEMLİ?
Bazı insanlarda ,pankreasta insülin salgılayan hücrelerin ölmesi sonucunda bu hormon yeterince salgılanmıyor.Bu durumda bir tip şeker hastalığı ortaya çıkıyor.(Şeker hastalığının bir başka tipi daha var.)Şeker hastalığında vücuttaki farklı organlar zarar görebiliyor.İşin kötüsü şeker hastalığına henüz kalıcı bir çare bulunamadı.Geçenlerde izlediğim bir programda şeker hastası bir bayanın, günde yedi kez insülin enjekte ederek yaşamını sürdürdüğü, seyehata çıkmadan önce ilgili ilaçları çantasına koyduğunu,ayrıca yaşamı boyunca beslenmesine dikkat etmek zorunda olduğunu gördüm.Bu durumun insan için ne kadar güç ve ihmal edilmemesi gerektiğini izledim.Ancak okuduğum bilimsel kitaplarda bilim adamlarının bu zorluk ve riskleri azaltmak amacıyla kök hücrelerden yararlanmayı düşünmeleri beni mutlu etti. Amaçları, kök hücrelerden pankreas hücreleri üretmek.Ancak henüz başlangıç aşamasında olan çalışmaların biraz daha ilerlemesi gerekiyor.
Kök hücrelerden yararlanarak tedavi edilebilecek hastalık örneklerini çoğaltabiliriz.Parkinson ve Alzheimer gibi sinir sistemini etkileyen hastalıklar var.Bu hastalıklarda çeşitli nedenlerden dolayı sinir hücrelerinin ölümü ya da görevini yapamaması söz konusu.Sinir hücrelerinin ölümü ciddi bir durum,çünkü bunlar kendilerini yenileyemiyorlar.Araştırmacıların yakın zamanlarda kök hücrelerden sinir hücreleri geliştirmeleri,Parkinson ve Alzheimer gibi hastalıkların tedavisi için umut verici oldu.Bu hastalıklardan başka yanmış vücut dokularının onarımı ,organ nakillerinin zorlukları, bağışıklık hastalıklarının ve bazı kanser türlerinin tedavisi, kalp kaslarının yenilenmesi gibi pek çok hastalık kök hücreler sayesinde tedavi edilebilecek.
KÖK HÜCRELERİ KORUMAK
Bilim adamları laboratuvarda özel olarak kök hücre dizileri elde eediyorlar.Bu dizilerde yer alan kök hücrelerin tümünün kalıtsal yapısı yani içerdikleri gen dizileri birbirinin tümüyle aynı.Böyle bir kök hücre dizisi elde edebilmek için canlı kök hücreleri farklılaşmalarını önleyecek biçimde besin içeren özel ortamlarda tutmak gerekiyor.Böylece kök hücreler kendi kendilerine çoğalıyorlar ve aynı kalıtsal yapısı birbirinin aynı hücreler oluşturuyorlar.Çoğalmış kök hücrelerin taze bir biçimde saklanabilmeleri için dondurulmaları gerekiyor.
KÖK HÜCRELER NERELERDE BULUNUR?
Anne karnındaki yaşamın ilk dönemindeki kök hücrelere "embiriyonel kök hücreler " denir.Döllenmeden yaklaşık sekiz hafta sonra "fetüs dönemi" başlar.İşte, bir başka kök hücre kaynağı da "fetüs kök hücreleridir".Fetüs, anne ile besin,oksijen ve karbon dioksit alışverişini göbek kordonu yardımıyla sağlar.Bu kordon da kök hücre kaynağıdır ve bunlara "göbek kordonu kök hücreleri" denir.Dördüncü bir kaynakta,"erişkin kök hücrelerdir".Bunlar,farklılaşmasını tamamlamış dokularda bulunan, ancak henüz farklılaşmamış hücrelerdir.Bu hücreler her yaştaki insanda bulunur.Vücudun gereksinimi olduğunda bu hücreler bulundukları dokudaki hücre türlerine dönüşürler.Bunlar ölen hücrelerin yerine geçmek üzere yedek hücreler olarak bekler.Erişkin kök hücreler kas,göz,karaciğer,deri,kemik iliği ve sinir dokularında bulunurlar.

Mercidabık Savaşı nedir - Mercidabık Savaşının önemi nedir


Yavuz Sultan Selim'in Mısır seferi sırasında Memluk Devleti ile yapılan birinci savaştır. 1516'da Osmanlı ordusu ile Memluk ordusu arasında Halep şehrinin kuzeyinde yapılan savaşı Osmanlılar kazandı. Savaş sonucunda Suriye Lübnan ve Filistin Osmanlı tapraklarına katıldı. Osmanlı Sultanı Yavuz Sultan Selim Hanın, Ortadoğu’da hâkimiyetini genişletmesi; Suriye, Filistin, Arabistan Yarımadası, Mısır ve Kuzey Afrika’nın doğusuna hakim Memlûklu Sultanı Kansu Gavri'yi (Kansuh el-Gûrî) harekete geçirip, tedbir almaya sevk etti. 23 Ağustos 1514’te, Çaldıran Meydan Muharebesi'nde, Yavuz Sultan Selim Hana yenilip kaçan İran Safevî hükümdarı Şah İsmail ile ittifâk kurdu. Yavuz Sultan Selim Han, haber alma teşkilâtı vasıtasıyla Şah İsmail-Kansu Gavri ittifakını öğrenince, Vezîr-i âzam Sinan Paşa'yı, kırk bin kişilik bir kuvvetle Safevîler üzerine gönderdi. Sinan Paşanın, Diyarbekir’e giderken, Fırat’ı geçmek için Memlûklar'dan izin isteyip de iznin verilmemesi ve Kansu Gavri’nin elli bin kişilik kuvvetle Halep’e gelmesi, harp sebebi sayıldı. Devrin âlimlerinden Zenbilli Ali Cemâli Efendinin fetvasıyla sefere çıkıldı. Yavuz Sultan Selim Han, dâhiyâne bir siyasetle, Mısır devlet adamlarının bir kısmını ve Suriye ahalisini, kendi safına almaya muvaffak oldu.

Yavuz Sultan Selim, Kansu Gavri’ye Halep’in kuzeyindeki Mercidabık mevkiinde, meydan muharebesi için hazır olması haberini gönderdi. Mercidabık’ta karşılaşan iki ordunun da kuvvetleri eşit miktarlarda olup, altmış bin civarındaydı. Osmanlılar, ateşli silahlar, teşkilat, kumanda heyeti, sevk ve idare bakımından Memlûklardan üstündü. Memlûkların da süvari kuvveti meşhurdu.

24 Ağustos 1516 sabahı, Osmanlı ordusu hilâl şeklinde bir tertibat aldı. Ordunun merkezinde Yavuz Sultan Selim Han olup, yanında Kapıkulu askeri ve önünde birbirine zincirle bağlı üç yüz top bulunuyordu. Sağ kola Anadolu Beylerbeyi Zeynel Paşa, sol kola da Rumeli Beylerbeyi Sinan Paşa kumanda ediyordu. Memlûk ordusunun merkezine, yanında Halife Üçüncü Mütevekkil olduğu halde Sultan Kansu Gavri, sağ kola Halep Nâibi Hayırbay, sol kola da Şam Nâibi Sibay kumanda ediyordu. Memlûklarda sultanın orduya, kumandanların da Kansu Gavri’ye itimatsızlığı vardı. Osmanlı topçu ateşiyle başlayan muharebeye, Memlûklar süvari taarruzu ile karşılık verdiler. Muharebe başladıktan iki saat sonra, Memlûklar bozguna uğradı. Öğleden sonra kesin netice alınarak, Memlûk karargâhı, bütün ağırlığı ile Osmanlıların eline geçti. Boğucu bir yaz sıcağında meydana gelen muharebeden kurtulan Memlûk askerleri; Halep, Hama, Humus ve Şam’a kaçtı. Takip edilen Memlûk kuvvetlerinden ele geçenler imha edilerek, Kuzey Suriye bütünüyle zaptedildi. Ahalisi Sünnî olan şehirler, Yavuz Sultan Selim Hanı ve Osmanlıları davet ettiler. Suriye şehirleri, kendi rızalarıyla Osmanlı idaresini tercih ettiğinden, ahaliye zarar verilmedi. Memlûk Sultanı Kansu Gavri, savaş meydanında öldü. Abbasî halifesi Üçüncü Mütevekkil, muharebeden sonra Yavuz Sultan Selim Hanın yanına gelerek, sultandan çok hürmet gördü. Yavuz Sultan Selim Han, 28 Ağustos'ta Halep’e 27 Eylülde Şam’a gelerek Mısır’ın fethini gerçekleştirecek sefere hazırlanmaya başladı.

Mercidabık’ta kazanılan zafer, Osmanlı Devletine dinî, siyasî, askerî, iktisadî pek çok faydalar sağladı. Hilafetin Osmanlı Hanedanına geçme yolu açıldı. Doğuda Osmanlı Devletinin son rakibi Mısır-Memlûk Devleti, ortadan kaldırılma safhasına getirildi. Suriye, Lübnan ve Filistin, Osmanlı hâkimiyetine girdi. Mısır ve Arabistan Yarımadası yolu açıldı. Güneydoğu Anadolu’nun zaptedilmesiyle, Anadolu Türk birliği tamamlandı

 

Dandanakan Savaşı nedir - Dandanakan Savaşının önemi

Dandanakan Savaşı (1040), Selçuklu Devleti'nin Gazne Devletini yendiği ve Gazne Devleti'nin çözülmesine yol açan savaştır.

Tuğrul ve Çağrı Bey'lerin gittikçe büyüyen Türkmen kuvvetleri Gazne şehirlerini tehdit edip, yağmalamaya başlamıştı.Gazne hükümdarı Sultan Mesud Selçuklu tehlikesine son vermek için çoğunlukla zırhlı askerlerden oluşan büyük bir ordu ile Selçuklular'ın üzerine sefere çıktı.

Gazne Ordusu Serah'a yürüyüş sırasında Selçuklu vur-kaçları ile yıpranmış, su ve yiyecek kaynakları da Selçuklu askerleri tarafından kesilmişti.Sonunda 23 Mayıs 1040'ta, Merv ve Serah arasındaki Dandanakan'da iki ordu çatışmaya başladı.

Üç gün süren savaş Selçukluların büyük galibiyeti ile sona ererken, Sultan Mesud 100 süvarisi ile canını zor kurtardı.Savaş Selçuklular'ın bölgede hakimiyetinin başlangıcı ve Büyük Selçuklu Devleti'nin kuruluşu olarak kabul edilir.Sultan Mesud Askerleri tarafından öldürülür.

 

Aşk-ı Memnu - Halit Ziya Uşaklıgil - Kitap Özeti

AŞK-I MEMNU HALİT ZİYA UŞAKLIGİL

1.KİTABIN KONUSU :

Toplumun uzun yapısına aykırı bir nitelik göstermek.

2. KİTABIN ÖZETİ :

Firdevs Hanım’la kızları, İstanbul’ un tanınmış ailelerinden ve Göksu eğlenti yarinin sürekli ziyaretcileri arasında bulunmaktadırlar. Bir sandal gezintileride, Adnan bey’ in sandalı, onlarınkine dokunurcasına yakın geçer.adnan Bey, iki çocuklu bir dul adamdır, ama Firdevs Hanım’ ın küçük kızı Bihter’ le evlenmek istemektedir. Peyker ise zaten evlidir.

Firdevs Hanım, aralarındaki yaş farkını hesaba katmaksızın kızını Adnan Bey’ e verir. Nitekim bu yaş farkına rağmen, evlilikleri, gayet düzgün, hayatları derli topludur. Adnan Bey’ in kızı Nihal, son derece duygulu bir kızdır. Üvey annesine yaklaşmak isterse de anlaşamayacaklarını görür, kendi alemine çekilir. İnce, zeki, anlayışlı bir çacuktur. Hayatın güçlüklerini şimdiden sezmiştir. Nihal’ le kardeş çocuğu olan bir de Behlül vardır. Behlül’ ü Nihal’ le evlendirmek isterler. Nihal buna içten içe sevinir.onun sık sık ziyaretlerini elbette anlamıştır.. geçekteyse Behlül’ ün ziyaretleri Nihal için değildir. O, çapkın yaratılışlı, bir dalda duramayan bir insandır.Firdevs Hanım’ ın büyük kızı Peyker’ e karşı içinde bir yakınlık duymaktadır. Kadını tuzağına düşürmekte gecikmez. Bir kısım kadınların cürete karşı asla dayamayacaklarını denemeleriyle bilmektedir.


Bir gün Bihter, Behlül’ e şekerleme ısmarlar. Almak için de genç adamın doasına gider. Oda loştur. Vakit akşamdır. Biraz konurlar. Kadın odasından çıkacağı sırada Behlül birdenbire yengesini içeri çağırır. Kendisine duygularını anlatır. O, asıl Bihter’ i sevmektir. Ama Bihter, Behlül’ ü, Göksu’ da Peyker’ in ensesine eğilmiş, onu öperken görmüştür. Bu sahneyi hatırladıkça genç adamın sevgisini reddeder ona inanmaz. Buna karşılık, öteki , şeytanca bir buluşla, hayatının yalnızlığını körpe kadına anlatır. Onu baştan çıkarmak içi,n elinden geleni yapar, zayıf anlarından faydalanır ve sonunda bu işi başarır.


Bihter’ le Behlül’ ün sevişmeleri türlü tehlike içinde sürüp gider. Ta, delikanlının Nihal’ le evlenmesi yeniden ortaya atılıncaya kadar.

Nihal’ i seven biri daha vardır: beşir. Beşir, evde büyütülmüş bir zenci çocuğudur. O da, bütün duygularıyla bu sarışın, ince kıza hayrandır. Ona karşı sevgisi yüzünden verem olmuştur. Kışta kıyamette,soğuk, sıcak demeden Nihal’ in peşini bırakmaz. Bir köpek bağlılığıyla bakar, hizmetine koşar. Gizli sevgisi bir yandan, Nihal’ in Behlül’ le evleneceğini duyduğu andan itibaren dayanılmaz duruma gelen kıskançlık sonunda Bekir’ i yere serer.

Bir gün Nihal, kötü bir raslantı sonucu üvey annesinin gizli macerasını öğrenir. Bihter’ in nefti çarşafını giymiş, prova yapmaya kalkmıştır. Bunu fark edemeyen Behlül, Nihal’ i Bihter sanarak bir söz söylemiştir. Nihal bu iz üzerinden yürür ve işin iç yüzünü öğrenir. Bir akşam, merdiven başında, Bihter’ le Behlül’ ün bir konuşmasını gizlice dinlerken, işittiklerine ince ruhu, sağlıksız vücudu dayanamaz, düşer bayılır. Böylece öğrendiklerini de açığa vurmuş olur.

Bihter Nihal’ le Behlül’ ün evlendirilmesine engel olmak istemektedir. Çünkü o da Behlül’ ü şiddetle kıskanmaya başlamıştır. Tecrübesiz vücudunun bütün gücüyle sevdiği adamı elinden kaçırmak istemez.

Bu çarpışık durum, kendiliğinden çözülür. Nihal, uğradığı sarsıntının etkisinden kurtulamadığı için o bayıldığı akşam yatağa düşmüştür. Onu yatakta, kendinden geçmiş bir halde yatakta gören Beşir, dayanamaz, uzun zamandan beri sezdiklerini, gördüklerini, duyduklarını, Nihal’ in yatağı başında, Adnan Bey’ e birer birer sayar, döker. Karısının kendisini aldattığını öğrenen zavallı adam ****ye döner. Doğru Bihter’ I aramaya koyulur.

Bihter artık kendisi için çıkar yol kalmadığını, ne yaparsa yapsın hayatını, mutluluğunu kurtaramayacağına karar vermiştir. Bir kere kocasına dönmesi mümkün değildir. Onuruyla oynadığı bir insanın artık yüzüne bakamaz. Öte yandan Behlül ise, kendisinden hevesini alıncaer geç onu affedecek olan Nihal’ e dönecektir. Bu durumda kendisi nasıl yaşayabilir? Kocasının karşısına çıkmamak için odasına kapanır. Elinnde mini mini bir tabancayla, o genç yaşında ölümü düşünür. Buna nasıl katlanacaktır? Lakin Adnan Bey gelmiş, kapıya dayanmıştır. Bihter için iki yolu vardır ya nursuz bir hayata razı olmak veya olmamak…

Razı olmayacaktır. Adeta başka biri, bileğini büker, elindeki zarif, mini mini oyuncağa benzeyen tabancasının simsiyah küçücük ağzı, ona döner, Bihter intihar eder.

Bihter’ in intiharından bir süre sonra, Nihal iyileşir. Behlül insan içine çıkmaya yüzü kalmadığı için kaçıp gitmiştir. Bu acı hayat tecrübesinden sonra baba kız, artık birbirleri için, evet, yalnız birbirleri için yaşamaya karar verirler.

3. KİTABIN ANAFİKRİ:

Aşkı- Memnu, insanların hayatını sürdüreceği insanı iyi seçmeli ve sadece maddi yönünü düşünüp bir insanla evlenmemeli olduğunu dile getirmektedir.

4. KİTAPDAKİ ŞAHISLARIN VE OLAYLARIN DEĞERLENDİRİLMESİ:

Firdevs Hanım: İstanbul’un tanınmış ailelerinden ve Göksu eğlenti yerlerinin sürekli ziyaretçileri arasında bulunan ve iki çocuk annesi olan bir hanım.

Adnan Bey : İki çocuklu dul bir adamdır ve sandal gezintileri düzenlemektedir.

Nihal : Adnan Bey’in kızı olup, bekartır. Aynı zamanda da çok duygulu bir yapıya sahiptir.

Peyker : Firdevs Hanım’ın büyük kızıdır. Aynı zamanda da evlidir.

Beşir : Evde büyütülmüş zenci çocuğudur. Bütün duygularıyla Nihal’a hayrandır.

Ateşten Gömlek - Halide Edip Adıvar - Kitap özeti

Ateşten Gömlek - Halide Edip Adıvar

Roman Özeti:

Peyami, dışişleri mesleğini seçen bir gençtir. Bacaklarını kaybetmiştir. Hatıralarını yazdığı sıralarda, kafası da açılacak, içeride kaldığı sanılan bir kurşun aranacaktır.

Peyami'nin uzak akrabası olan Ayşe, İzmir'den, onunla evlendirmek üzere İstanbul'a davet edilmiş, ama Peyami istememiştir. Bunu üzerine, onuruna çok düşkün olan Ayşe, bir daha hiç bir zaman Peyami'yle evlenmemeyi aklına koymuştur. Dolayısıyla bir başkasıyla evlenir. Ayşe'nin kardeşi Cemal de subay olan akrabadır. Harbiye Nezaretindeki Binbaşı İhsan ile Mütareke'nin ilk zamanlarından beri çok iyi anlaşmaktadırlar. O sırada hepsi İstanbul'da bulunmaktadırlar. Peyami'nin annesi, Şişli'deki salonuyla o günlerin kibar kadını, tanınmış kadını, söz geçiren bir kadınıdır. Kadınlar arasındaki propagandayı o idare eder. İstanbul'da, çeşit çeşit inanç, türlü türlü çalışma vardır. Özellikle manda taraftarları, ülkeyi bir başka yabancı devletin boyunduruğu altına koymak isteyenler çok çalışmaktadırlar. Bir gün, İzmir'e Yunanlıların çıktığı haberi gelir. Ayşe'nin kocasını, küçük oğlunu, birçok suçsuz insanla birlikte süngülemişler, ****k deşik etmişlerdir. Ayşe, İstanbul'a Peyamilere gelir.

Günün birinde, Sultanahmet meydanında büyük bir miting yapılır. Mitinge kadın erkek, çoluk çocuk katılmıştır. Asıl gelenler İstanbul'un arka mahalle insanlarıdır. Minarelerin arasında çok büyük, siyah bayraklar asılmıştır. Orada halk, ülke kurtuluncaya kadar dövüşmeye, sanki and içmeye gelmiştir.

İşte bu büyük toplantıdan sonra İhsan ile Cemal, Anadolu'ya geçerler. Şiddetli bir tifo geçirdikten sonra Peyami ile Ayşe de, bir kağnıya atlayıp Kandıra köylerinde İhsan'a kavuşurlar. Bir çete kurmuşlardır. Ulusal harekete karşı koymak isteyen köylüleri yola getirirler. Peyami'yi, dilbilgisinden yararlanmak üzere, mütercim olarak Milli Müdafaa'ya verirler. Ankara'ya gelir.

Ayşe hemşire olmuş, Eskişehir'e gitmiştir. İhsan, sessiz ve çelikten bir insan gibi, yorulmak bilmeden didinir, çalışır. Hepsi Ayşe'nin, İzmir kızının peşinde, İzmir yolunda ölmeye söz vermişlerdir. Bu sıtmayla, sanki sırtlarına ateşten bir gömlek giymişlerdir. Peyami, büyük bir uğraştan sonra kendini İhsan'ın komutası altındaki birliğe verdirir. İhsan, bir akşam Peyami'ye, Ayşe'yi ne kadar çok sevdiğini anlatır. İkinci İnönü Savaşı'nda, alayının başında, başını kurşunlara uzatarak ölümü beklemiştir. Metristepe'de göğsünden bir kurşun yiyerek bayıldığı an her şeyin bittiğini düşünmüştür. Çok kan kaybetmiştir. Hastanede yer olmadığı için İhsan'ı bir otelde, küçük bir odaya yatırırlar. Ayşe sabahları gelir, yarasını gözden geçirir, çarşaflarını değiştirir, derecesini alır. İhsan, öğleye kadar hep bununla vakit geçirir. Bir akşam, Ayşe ile, İzmir'e inecekleri günü konuşurlar. İzmir'e ilk giren kendisi olmak şartıyla Ayşe'den kendisiyle evlenmesini ister. Ayşe bu sözü vermeden, mantosunu kapar, kaçmaya çalışır. İhsan, yarasını açarak intihara teşebbüs eder. Ayşe de ister istemez geri dönmek zorunda kalır.

Rastlantılar İhsan'a fena bir oyun oynar. Hava değişimi için Ankara'ya gönderilir. Orada, İhsan'ın isteğine aykırı olarak, bir amca kızını onunla evlendirmeye kalkarlar. İhsan bunu kabul etmez, ama dönüşte, trene binerken amcasının kızına, onu öperek veda eder. İşte kötü rastlantı burada olur; Ayşe, bu olayı görmüştür. İzmir'in kızı, o günden sonra İzmir'den başka hiçbir şey düşünmez olur. İhsan'da yırtıcı bir savaş başlamıştır; dışından düşmanlarla içinden kendi kendisiyle savaşmaktadır. İhsan, bir saldırı sırasında, tırmandığı tepenin en yüksek noktasında bir makineli ateşiyle vurulur, Peyami'nin kolları arasında hayatını kaybeder. Hemşire Ayşe de bu saldırıda vurulanlar arasındadır. Peyami, bir sedye içinde, bir asker kaputu altında onu bulur. Hemşire gömleği kana bulanmıştır. Sol kaşın üstünden iri bir yara almıştır. Ayşe'nin şehit oluşu üzücüdür: Sıhhiye Bölüğünde çalışırken komutanın şehit düştüğü haberi gelir. Bunu duyar duymaz fırlar, en ileri hatta kadar koşar, yakalayamazlar. Bir top mermisi parçasının isabetiyle, işte bu sırada vurulur.

Peyami, Ayşe'yi de, İhsan'ı da Gökçepınar'da yan yana gömdürür. Niyeti İzmir'e en önce girip, bunu Gökçepınar'da yatan Ayşe'ye anlatmaktır. Çünkü, Peyami'ye göre Ayşe hiç kimseyi sevmemiştir. Onun seveceği insan, İzmir'e ilk gelecek olan insandır.

Peyami'nin hatıra defteri böyle biter. Ameliyattan sonra, Cebeci hastanesinin iki doktoru bu konuda konuşurlar. Yedek asteğmen Peyami Efendi'nin kağıtları incelenmiştir. Ne İhsan isminde bir alay komutanı bulunmuştur, ne de Ayşe adında bir hemşire. Peyami'nin akrabası da bulunmamıştır. Bunun üzerine iki doktor, hatıra defterindeki olayların, kafasına kurşun girmesinden ileri gelme hayaller olduğuna karar verirler.

Araba Sevdası - Recaizade Mahmut Ekrem - Kitap Özeti

ARABA SEVDASI - RECAİZADE MAHMUT EKREM

KİŞİLER :

"Araba Sevdası" romanındaki kişiler, önem sıralarına göre Bihruz, Mösyö Piyer ve Keşfidir. Perişev ve Bihruzun annesi de bu sıraya dahil edilebilir. Mösyö Kondoraki Kitapçı Vik, Terzi, berber, garsonlar,gazeteci çocuk, kayıkçılar, üçüncü-dördüncü derecede önem taşırlar.

BAŞ KAHRAMAN :

BİHRUZ : Bihrus Bey, "Araba Sevdası" romanının baş kişisidir. 23-25 yaşlarında, kısaca boylu, güzel giyimlidir. Kişilik ve sahip olduğu değerler bakımından oldukça zayıftır. Batılılara özenen bir züppedir. Etrafındakilerle sürekli olarak Fransızca konuşması bu özentinin sonucudur.**çüsüz bir mirasyedi olan Bihruz Bey, oldukça savurgandır. Ayrıca gerçeklerden kaçan birisidir.

YAN KAHRAMANLAR :

KEŞFİ : Bihruzun daireden arkadaşıdır. Sürekli olarak yalan söyler, yalanlarıyla Bihruzu kandırır.

PERİŞEV : Bihruzun aşık olduğu kadın. Ancak Bihruzun sandığı gibi soylu ve zengin değildir. Eşinden ayrılmış ve annesiyle birlikte oturan yoksul bir kadındır. Çengi Hanımla kurduğu arkadaşlık erdemlerini yitirmesine neden olmuştur.

MÖSYÖ PİYER : 65 yaşlarında, siyasete ilgi duyan Fransızca öğretmeni. Memleket meseleleriyle ve siyasetle ilgili haberlere önem veren bir tiptir. Menfaatçi ve içten pazarlıklıdır.

BİHRUZUN ANNESİ : Oğlunun davranışlarını onaylamaz, ancak onu baba otoritesinden yoksun bir biçimde şımartarak yetiştirmiştir. Oğluna söz dinletemez.

NAİM EFENDİ : Bihruzun çalıştığı Kalemdeki kişilerden biri. "Ayaklı Kütüphane" diye nitelendirilecek kadar bilgilidir. Doğu ve Batı edebiyatları hakkında çok şey bilir.


ZAMAN :
Roman, Tanzimat döneminde, 1870 yılında geçen olayları anlatıyor. Bu dönemde, Tanzimat Fermanı ile günlük yaşamda söz konusu olmaya başlayan değişim romana yansıyor. Recaizade Mahmut Ekrem, bu dönemi Batılılaşmanın yanlış anlaşıldığı bir dönem olarak değerlendirip eserine yansıtıyor. Özenti ve taklit batılılaşmanın zararlarını ortaya koyuyor.

MEKAN :
Romanda İstanbul,geniş bir betimleme ile veriliyor. Özellikle de Çamlıca ve Beyoğlu Semtleri olayların geçtiği mekanlardır, bu mekanlarda yaşananlar, yaşam biçimleri anlatılıyor.

ROMANIN ÖZETİ :
Roman, Çamlıca bahçesinin betimlenmesiyle başlıyor. Geriye dönülerek 1870te bahçenin açılışı ve nasıl gözde bir gezinti yeri olduğu anlatılıyor. Daha sonra bahçede oturan Bihruz Bey tanıtılıyor. Zengin ve gösterişli giyimi, batılı özentisi, ölen babasından kalma mirası nasıl saçıp savurduğu anlatılıyor. Bihruz Bey, doğru dürüst aile terbiyesi almamış, yarım yamalak eğitim görmüş, hazır para bulduğu için de elindekini avucundakini har vurup harman savuran birisidir. Gösterişe çok önem verir. Süslü arabasıyla gezi yerlerinde, özellikle de Çamlıca bahçesinde dolaşır, insanların onu görmeleri, ona bakmaları kendisi için çok önemlidir. Böyle bir günde daireden arkadaşı Keşfi Beyle birlikteyken, çok güzel bir arabayla dolaşan dolaşan iki hanımla rastlaşır. Hanımlardan genç ve sarışın olanından çok hoşlanır ve onları izler, tanışmaya çalışır. Pek yüz bulamaz ve kıskançlıkla yanıp tutuşarak, sarışın hanıma aşık olur.

Bihruz Beyin aşık olduğu ve çekingenliğinin namusluluktan geldiğini düşündüğü hanım Perişev Hanımdır. Perişev, küçük yaşta babasını kaybetmiş, daha sonra da kocasından ayrılmıştır. Yoksul ama namuslu bir kadınken, tanıştığı Çengi Hanımın yüzünden erdemlerini yitirmiştir. Bihruzun onu zengin ve soylu zannetmesine neden olan gösterişli arabanın sahibi değildir, sadece gezi için kiralamıştır.

Bu rastlantının ardından Bihruz, Fransızca öğretmeni Mösyö Piyerle aşk hakkında konuşur. Önceleri aşk hakkında olumsuz konuşsa da Bihruzu kızdırmamak ve kazandığı paradan mahrum kalmamak için Mösyö Piyer de düşüncelerini değiştirir. Çünkü menfaatine düşkün ve ikiyüzlü bir adamdır.

Bihruz, Perişeve aşkını anlatmak için bir mektup yazmaya karar verir, kadını etkilemek için aşk mektuplarını içeren Fransızca bir kitaptan alıntılar yapar. Yanlış çevirilerle dolu mektuba bir şarkıdan mısralar da ekler. Mektubu Cuma gün Çamlıca bahçesinde sarışın hanıma verecek ve aşkını açıklayacaktır. Cuma günü özenle hazırlanarak bahçeye gider ve mektubu, kiralık bir arabayla gezmekte olan Perişev hanıma verir. Pazar sabahı yine özenle hazırlanarak bahçeye gider ve Perişev hanımı beklemeye koyulur. Bu arada onunla nasıl karşılaşacağına, nasıl konuşacaklarına dair hayaller kurar.Fakat Perişev hanım gelmeyince kıskançlığa kapılır ve arkadaşı Keşfi Beyden şüphelenir